Bay Sessizlik
1.gün
Bay Sessizlik: Pişmanlığın Konuşamadığı Yer
Bazı insanlar vardır; konuşmadıkları için değil, konuşamadıkları için sessizdirler. Ben ona “Bay Sessizlik” diyorum. Çünkü onun sessizliği bir tercih değil, bir durumdu. İçinde dolaşan şeyler dile gelmiyor, gelmek istese bile yolunu bulamıyordu.
Bugün sessizliğini bozmuştu. Ama bu, kelimelerle olan bir bozulma değildi. Yüzündeki çizgiler konuşuyordu. Gözlerinde bir ağırlık vardı; geç kalmış bir fark edişin, geri dönmeyen bir anın ağırlığı. Pişmandı. Bunu inkâr etmiyordu artık. Büyük kaybetmişti. Ve en acısı, değmediğini biliyordu.
Büyük kaybetmişti. Ve en acısı, değmediğini biliyordu.
İnsan bazen kaybeder. Ama bazı kayıplar vardır ki, sadece “giden” değildir. İnsan o kayıpta kendinden bir parçayı da bırakır. Bay Sessizlik’in kaybı da öyleydi. Gidenin ardından bakmıyordu; çünkü asıl bakamadığı, kendisiydi.
Duygularını regüle edemiyordu. İçinde bir şeyler kabarıyor, sonra bir anda sönüyordu. Ne tam bir öfke, ne tam bir hüzün… Daha çok, adı konmamış bir eksiklik. Ve belki de en çok bu yüzden yorucuydu. Çünkü insan ne hissettiğini bilmediğinde, ne yapacağını da bilemez.
Bir an, sanki içinde bir kıpırtı oldu. Pişmanlığın ilk titreşimi. Ama tuhaftı… Bu bile eksikti.
Aklıma bir cümle geldi:
— “Bir de çiçeğim var.”
— “Çiçekleri not etmeyiz,” demişti coğrafyacı.
— “Niye ki? En güzel şey o.”
— “Çünkü çiçekler fanidir.”
Hayat tam da böyle değil mi? En güzel olanlar, en geçici olanlar. Ve biz çoğu zaman kalıcı olanı kaydetmeye çalışırken, geçici olanı ıskalarız. Oysa kalbimizde kalan hep o “fanî” olanlardır.
İnsanlar gider. Bu bir terk ediş değil bazen, bir zorunluluktur. Zamanın, şartların, ya da içsel kopuşların sonucu. Ama geride kalan şey, bir yokluk değildir. Bir izdir. Sevecenliğin içinde yaşamaya devam eden bir parça.
Bay Sessizlik’in sorunu da tam burada başlıyordu. Pişmanlık vardı, ama yetmiyordu. Çünkü o pişmanlık, dönüştüren bir pişmanlık değildi. Daha çok, içe çöken bir ağırlıktı. Umudu söndüren, hareketi durduran bir şey.
Oysa insan bazen acı çekmek ister. Gerçekten. Çünkü acı, hâlâ hissedebildiğinin kanıtıdır. Gözyaşı, hâlâ canlı olduğunun. Hatta bazen kişi şunu bile ister:
“Keşke daha çok acısaydı.”
Çünkü yeterince acımıyorsa, yeterince “gerçek” değildir.
Bay Sessizlik tam da bu yerde sıkışmıştı. İçten içe acı çekiyordu ama bu acı dışarı taşmıyordu. Ne bir çığlık, ne bir kırılma, ne bir çözülme…
Her şey içeride kalıyordu. Ve içeride kalan şeyler, zamanla daha ağır olur.
Ama ben anlıyordum.
Çünkü bazı sessizlikler vardır; duyulmaz, ama hissedilir.
Ve bazı insanlar vardır;
hiç konuşmaz, ama en çok şeyi anlatır.