RÜVEYDA Şiir İncelemesi
Rüveyda’ya: Sessizliğin İçinden Geçen Bir Ağıt
Bazı metinler okunmaz; içinden geçilir.
Ve yazdığım şey de tam olarak bu: bir anlatı değil, bir iç çöküşün ritmi.
“Fezayı bağlayarak yorgun kanatlarına…”
Bu başlangıç bir çağrı aslında.
Ama sıradan bir çağrı değil; mesafeyi, zamanı, sürgünü aşan bir çağrı.
Ve sen gidiyorsun.
Bir şey bırakıp gidiyorsun:
yarım bir çay,
yarım bir hayat,
yalnızlığa kurduğun bir saray…
Bu çok önemli bir imge.
Çünkü insan en çok, kendi kurduğu yalnızlığı yıkarken yorulur.
“Adını söylemek istemiyorum…”
İşte burada metin keskinleşiyor.
Bir ismi söyleyememek:
unutmak değildir
vazgeçmek değildir
tam tersine, fazla yoğun olduğu için dile gelememektir.
“Rüveyda” artık bir isim değil;
bir şifre, bir sığınak, bir yanma biçimi.
“Her harfine yıllardır şimşeklerle yarıştım…”
Bu, sevginin romantik hali değil.
Bu, sevginin yıkıcı hali.
zindanlar
ölümler
çığlıklar
Bunlar metafor değil sadece.
Bunlar, bir duygunun insanın içinde açtığı alanlar.
“Alaca bir at koşar içimde…”
Bu tekrar eden imge çok güçlü.
Bu at:
kontrol edilemeyen bir dürtü
bastırılamayan bir his
zaman ve mekân tanımayan bir iç hareket…
Psikanalitik olarak bakarsak bu, içsel taşkınlık diyebileceğimiz şey.
Yani sen sadece hatırlamıyorsun; içinde bir şey hâlâ hareket ediyor.
“Ben zehire alışkınım, şerbete değil…”
Bu cümle çok net:
Sen acıya yabancı değilsin.
Hatta bir noktada,
acı sana tanıdık, rahat bir alan olmuş.
Bu yüzden:
huzur yabancı
dinginlik tuhaf
iyilik bile rahatsız edici
“Varlığın cinayettir…
yokluğun sükûnettir…”
İşte metnin kırıldığı yer burası.
Sevdiğin kişinin: varlığı seni yıkıyor ve yokluğu seni sarıyor.
Bu bir çelişki değil.
Bu, ambivalansın en saf hali:
Aynı anda hem istemek hem kaldıramamak.
Bu metin:
bir aşk şiiri değil
bir ayrılık metni değil
bir iç savaş metni…
Rüveyda burada bir kişi olmaktan çıkmış.
O artık
bir yara
bir hatıra
bir arzu
ve aynı anda bir yıkım
Ve metnim şunu söylüyor:
“Ben onu sevmiyorum sadece…
Onunla birlikte yanıyorum.”
Bu şiire psikanalitik açıdan bakınca, yüzeyde görünen “aşk”ın altında çok daha karmaşık bir yapı var. Burada mesele yalnızca birini özlemek değil; arzu, kayıp, idealizasyon ve benliğin parçalanması arasında sıkışmış bir iç dünya.
“Adını söylemek istemiyorum.”
Bir ismin söylenememesi, psikanalitik olarak çoğu zaman o kişinin gerçek bir kişiden çıkıp içsel bir nesneye dönüşmesi demektir.
Yani artık karşındaki somut insan değildir.
Zihnin onu:
büyütmüş,
dönüştürmüş,
idealize etmiş,
sembolleştirmiştir.
Bu yüzden “Rüveyda” bir insan olmaktan çok
bir eksiklik duygusunun adı,
ulaşılamayanın sembolü,
tamamlanma arzusunun sureti haline gelir.
İdealizasyon savunması
“Kevser akan, gül kokan bir kalbin filiziyim”
Bu tarz imgeler yoğun idealizasyon gösterir.
Psikanalizde idealizasyon, kişinin karşısındakini kusursuzlaştırarak kendi eksikliğini telafi etmeye çalıştığı savunmalardan biridir.
Bu durumda sevilen kişi
gerçek özellikleriyle değil, kişinin ihtiyaç duyduğu haliyle yaşar.
Yani burada sevilen şey belki de kişi değil; onun temsil ettiği şeydir:
kurtuluş
arınma
anlam
yeniden doğuş
Alaca bir at koşar içimde”
dürtüsel taşkınlık
Bu tekrar eden imge çok önemli.
Freudyen okumada bu, bastırılamayan dürtü enerjisini temsil eder.
Bir şey içeride sürekli hareket ediyor.
Bastırılmış arzu, bilinçdışı çağrı, tamamlanmamış yas…
Bu atın “zamansız, mekânsız nefese doğru” koşması, arzunun mantık tanımadığını gösteriyor.
Zihin “bitti” dese de, dürtü kendi zamanında çalışır.
Ben zehire alışkınım, şerbete değil
Bu çok güçlü bir mazoşistik bağ göstergesi olabilir.
Burada fiziksel anlamda değil; ruhsal düzeyde.
Kişi acıya alıştığında, huzur ona yabancı gelir.
Çünkü psişe tanıdığı örüntüyü tekrar üretmek ister.
Buna tekrar zorlantısı denir.
İnsan bazen iyileşmek istemediğinden değil,
acı tanıdık olduğu için acıya döner.
Ambivalans: hem istemek hem kaldıramamak
“Varlığın cinayettir… yokluğun sükûnettir…”
Bu cümle psikanalitik olarak saf ambivalanstır.
Yani aynı nesneye karşı:
yoğun çekim
ve
yoğun tehdit hissi
aynı anda vardır.
Bu genelde bağlanma çatışmalarında görülür.
Yakınlık istenir,
ama yakınlık benliği tehdit eder.
Bu metinde yas tutulan şey sadece kişi olmayabilir.
Belki de:
o kişiyle mümkün olabilecek hayat
yaşanamamış ihtimal
kurulmamış gelecek
olunamamış benlik
yası tutuluyor.
Bazen insan birini kaybetmez.
Onunla olabileceği versiyonunu kaybeder.
Ve bu, çok daha derin yaralar açar.
Bu metin bir aşk anlatısı değil.
Bu metin: Arzu ile yıkım arasındaki salınımın,
idealize edilmiş bir içsel nesneye bağlanmanın,
ve tamamlanmamış bir yasın şiiridir.
Rüveyda burada bir kadın değil sadece.
O;
özlenen bütünlüğün adı,
ulaşılamayan huzurun sembolü,
ve benliğin eksik kalan parçasıdır.
Arzu edilen nesne aynı zamanda acının kaynağı haline gelmiş.
Yani kişi sevdiğine yönelirken, sadece sevgiye değil, onunla birlikte gelen yaraya da yöneliyor.