TEFRİKA ROMAN “Sessizliğin Kıyısında” Bölüm 3: Terk Edilmeyen Ev: 1970 – Deniz Kabuğu, Pozantı,Poyraz Kasabası
ÇOCUKLUK GÜNLERİ
Ömür Hanım, eline aldığı küçük, soluk renkli deniz kabuğunu parmaklarının arasında yavaşça çevirirken, sanki sadece o kabuğa değil, yılların içinden süzülüp gelen bir zamana bakıyordu; yüzünde beliren o silik gülümseme ise hatırlamanın hem acıtan hem de vazgeçilmez olan tarafına aitti.
“Ben de yazardım,” dedi sonunda, sesi ne tam geçmişte ne de tamamen şimdiye ait olan o garip aralıkta asılı kalmış gibi.
“Bir hikâyem vardı… Adı Deniz Kabukları.”
Tuna, onun sesindeki değişimi fark etti; bu artık anlatılan bir şey değil, yeniden yaşanan bir şeydi.
Ömür Hanım, konuşmaya başladığında, sahil aynı sahil olmaktan çıktı.
O zamanlar köy ve mavi deniz daha farklı görünürdü.
Aynı mavi değildi belki ama insanın içine işleyen bir dinginliği vardı; sahile vuran dalgalar, sadece suyun hareketi değil, sanki herkesin içinde susturduğu duyguların kıyıya vurmuş hâliydi.
İnsanlar vardı.
Kadınlar, çocuklar, yaşlı adamlar…
Ama kimse mutsuz görünmezdi dışarıdan.
Sanki herkes, olması gereken yerde, olması gerektiği gibi yaşıyormuş gibi bir görüntü vardı sahilde; oysa ben o kalabalığın biraz dışında durur, yüzlere tek tek bakar ve aynı şeyi düşünürdüm:
“Kimse gerçekten göründüğü gibi değil.”
Ben gençtim.
Adım Tuna’ydı.
Ve hayatın henüz benden neyi alıp bana neyi bırakacağını bilmeyecek kadar inanç doluydum.
O gün onunla oturuyordum.
Ömür Hanım’la…
Yan yana…
Ama aslında ikimiz de kendi içimizde çok uzak yerlere gitmiş gibiydik.
Konuşmuyorduk.
Çünkü bazı insanlar vardır,
onlarla konuşmaya gerek kalmaz; sessizlik, kelimelerden daha doğru bir yere temas eder.
Uzun bir yolculuktan gelmiştim o gün.
Ama yol dediğim şey, gidilen mesafeden çok, insanın içinde kat ettiği o görünmeyen ağırlıktı; kalbimde taşıdığım kırgınlık, beklenti ve adını koyamadığım o eksiklik duygusu, beni olduğum yerden koparıp bambaşka bir yere sürüklemişti.
Beklentim vardı.
Evet.
Ama artık umudum yoktu. Kırılmıştım ta avuç içlerime kadar…
İnsan bazen böyle olur, gelecekten bir şey bekler ama onun gerçekleşeceğine inanmaz.
Denize baktık birlikte. Uzun uzun…
Güneş yavaş yavaş yükselirken, ışık suyun üzerinde parçalanıyor, sonra gelip yüzümüze vuruyordu; o an her şey tuhaf bir şekilde olması gerektiği gibi görünüyordu.
İnsanlar gülüyordu.
Çocuklar koşuyordu.
Hayat akıyordu.
Ve ben, o anın içinde, ilk kez şunu düşündüm:
“Belki de her şey gerçekten böyle kalabilir.”
Ama sonra çok küçük bir şey oldu.
Rüzgâr yön değiştirdi. Bizim köyde saat 11 gibi lacivert dalgalar başlardı.
Yüzüme vuran sıcaklık azaldı. Rüzgar güneşin sıcaklığını dağıtıyordu.
Ve o an anladım:
O his, o huzur, o tamamlanmışlık duygusu dışarıdan gelmiyordu.
İçimden geliyordu.
Ve içimde olan şeyler kalıcı değildi. Bastırılmış duygularım geri geliyordu, içimde bastırılmış bir özlem vardı. Bu da canımı yakıyordu.
Ömür Hanım sustu.
Elindeki kabuğu avucunun içinde kapattı.
Tuna’nın , içi sıkıştı.
Çünkü o an fark etti: Bu anlatılan bir hikâye değildi.
Bu birinin içinde yarım kalmış bir zamandı. Bazen en çok kaçtığımız şeyler en çok ihtiyacımız olanlardır.
“Sonra ne oldu?” diye sordu, sesi neredeyse fısıltıya dönüşmüşken.
Ömür Hanım denize baktı; dalgalar kıyıya vuruyor, geri çekiliyor, sonra tekrar geliyordu ,tıpkı insanın unutamadığı şeyler gibi.
Uzun bir sessizlikten sonra konuştu: Merak ediyorum sana ne oldu? , dedi.
“Devam etmedi,” dedim.
Ve bu cümle, anlatılacak onca şeyden daha ağırdı.
“Bazı hikâyeler,” diye devam ettim, gözlerini hâlâ denizden ayırmadan,
“yazılmaz çünkü yaşanırken bitmiştir zaten.”
Sen anlat, dedim.
Ömür Hanım çocukluğunu anlatmaya başladı:
Toprağın Hafızası
Benim çocukluğum, bugünkü gibi hızlı geçen, birbirine benzeyen günlerden oluşmazdı; her günün ayrı bir kokusu, ayrı bir rengi, hatta bazen ayrı bir sesi vardı ve insan daha o yaşta, farkına varmadan, yaşadığı her şeyin içinde biriktirileceğini, bir gün dönüp dolaşıp yine kendisini bulacağını hissederdi, ama adını koyamazdı buna.
Pozantı’da doğdum ben. Adana…
Dağların arasına sıkışmış gibi duran ama aslında insanın içine genişlik veren bir yerdi orası; sabahları erken uyanılır, güneş daha tam yükselmeden hayat başlardı ve ben çoğu zaman pencereden dışarı bakarken, henüz kimseyle konuşmadan bile günün nasıl geçeceğini hissederdim, çünkü bazı yerlerde insan, havadan bile bir anlam çıkarır.
Evimiz sadeydi. Çok sade…
Ama eksik değildi.
Annemin sesi vardı içinde, babamın akşam eve dönüşündeki o yorgun ama güven veren hali, sobanın yanındaki sıcaklık, mutfaktan gelen yemek kokusu… Bunların hepsi, o zamanlar sıradan sandığım ama yıllar geçtikçe insanın en çok özlediği şeylere dönüşen ayrıntılardı.
Ben çok konuşan bir çocuk değildim.
Daha çok izlerdim.
İnsanları, hareketlerini, söylediklerinden çok söylemediklerini…
Çünkü daha o yaşta fark etmiştim ki, insanın asıl hikâyesi kelimelerde değil, aralarda saklıdır.
Toprakla o zaman tanıştım.
Oyun gibi başladı.
Çamurla oynardım, şekiller yapardım, sonra bozulurdu. Tekrar yapardım; o tekrar etme hali, o sabır, o yeniden deneme isteği, farkında olmadan içime yerleşti ve yıllar sonra hayatımın en büyük dayanağı oldu.
Çünkü insan da aslında yaptığı şeylerle değil, bozulan şeyleri yeniden yapabilme gücüyle ayakta kalıyor.
Hava soğuk değilse hep kapıda, verandada oturulurdu. Annemin bahçesini, çiçeklerini, ağaçlarını uzun uzun seyre dalardım; en yakındaki nar ağacından başlayarak bahçenin en altındaki dut ağacına kadar gözlerim, sanki hepsini selamlarcasına, tek tek dolaşırdı.
Orta birinci sınıftaydım. Büyük abim mandolin getirmişti; İstanbul’da üniversitede okuyordu. Mandolini müzik derslerinde çalıyor, evde parçalara çalışıyordum. Parmaklarım tellerin üzerinde dolaşırken, sanki başka bir dünyanın kapısı aralanıyordu.
Jules Verne’in 80 Günde Devrialem ve Denizler Altında 20.000 Fersah kitaplarından çok etkilenmiştim. Rıfat Ilgaz’ın Hababam Sınıfını çok sevmiştim. Birkaç sınıf sonra Jane Eyre ile tanıştım. Doğan Kardeş dergisine abone olmuştum; hâlâ var bu arada. Kasabamızda dergi, kitap satan yer yoktu. Sadece günlük gazete satılırdı. O yerin adı “Kitapçı”ydı. Satan amcaya “kitapçı amca” derdik. Gazeteler kitabı çağrıştırıyordu galiba.
Doğan Kardeş dergisinden, birkaç yaş büyümemle birlikte Türk Dili Dergisi’ne geçtim. Romanlar ve dergiler benimle birlikte büyüyordu. Türk Dili aylık bir dergiydi; kalındı, yüz sayfa civarında. Şimdi düşününce daha iyi anlıyorum. Sait Faik’in öykülerinin çoğunu o zaman okumuştum. Türk Dili, Sait Faik’in öykülerinin neredeyse hepsini yayımlamıştı. İkinci Yeni’nin şiirleri, Cemal Süreya, Edip Cansever, Turgut Uyar… Daha sonra da hep benim yanımda kaldılar. Sanki akraba olmuştum onlarla.
Kitaplar benim arkadaşımdı. Hâlâ öyle. Sorunlarla baş etmek, benim için kitaplarla birlikte olmayı gerektirirdi sanki. Onlardan kendime bir evren kurmuştum. Kimsenin ulaşamayacağını düşündüğüm bir evren.
Zamanı ve parayı bilmeden yaşıyordum.
İkisi de hâlâ izafî benim için.
Kasabada büyüyor olmak bazı şeyleri belirliyordu şüphesiz. Ama benim için dünya zamansızdı.
Babam çocuklarının okumasını çok isterdi. Annem ise sessiz bir kuvvetti. Biz öyle büyüdük; altı kardeş. Her birimiz kaderimize düşen şehirlerde okumaya giderken, yollarımız bazen ayrıldı, bazen kesişti. Kader dediysem…
Elbette çalışmıştık. Ama kasabada doğmuş olmak da bir kader değil miydi?
O masalsı bahçeyi ve evi terk edip Adana Kız Lisesi’ne gittiğimde, kendimi evin dışına atılmış gibi hissediyordum.
Oysa şimdi anlıyorum:
Ben çocukluğumdaki evi hiç terk etmemişim.
Okul benim için başka bir dünyaydı.
Pozantı’dan Adana’ya gidişler ve o yolculuklar içimde dinmeyen bir özlem var o günlere dair.
İnsanın içini ikiye bölen bir şey bu: Özlem.
Bir tarafım hep geldiğim yerde kalırdı, diğer tarafım gitmek zorundaydı.
Adana Kız Lisesi’ne başladığımda, hayatın büyüdüğünü sandım.
Oysa büyüyen hayat değilmiş.
Benim korkularım, merakım ve içimdeki o anlam arayışıymış.
Okulun kapısından içeri girerken duyduğum o topuk sesleri, koridorların serinliği, sınıfların düzeni, öğretmenlerin bakışları… Hepsi bana bir şey öğretiyordu aslında: bir düzenin içinde olmayı.
Ama insan ne kadar düzenli bir yerde büyürse büyüsün, içinde bir yer hep düzensiz kalıyor.
Ve o düzensizlik bir gün kendine yol buluyor.
Ben o zamanlar bunu bilmiyordum.
Sadece yaşıyordum.
Basit şeylerden mutlu oluyordum.
Bir arkadaşın gülüşünden, bir öğretmenin “aferin” demesinden, hafta sonu sinemaya gitmekten, edebiyat derslerinden…
Alsaray Sineması’nda izlediğimiz filmler, aslında bizim hayatımızdan çok uzaktı ama biz yine de o hikâyelerin içine girer, kendimizi orada bir yere koyar ve çıkışta, kısa bir süreliğine de olsa, hayatın daha büyük, daha anlamlı bir şey olduğuna inanırdık.
Şimdi dönüp baktığımda şunu anlıyorum:
Benim çocukluğum çok büyük olaylardan oluşmuyordu.
Ama çok derin duygulardan oluşuyordu.
Ve insanı asıl şekillendiren de zaten bunlar değil mi ?
Sessizce biriken, fark edilmeden yerleşen, yıllar sonra bir anda kendini hatırlatan şeyler…
Benim içimde hep bir şey vardı.
Adını koyamadığım bir eksiklik değildi bu ama tamamlanma isteği gibi bir şeydi.
Sanki hayatın bir yerinde bir şey olacak ve her şey yerine oturacakmış gibi…
İnsan gençken böyle düşünüyor.
Her şeyin bir anlamı olacağına inanıyor.
Ve en çok da o anlamın bir gün karşısına çıkacağına.
O masalsı bahçeyi ve o evi geride bırakıp Adana Kız Lisesi’ne gittiğim gün, içimde tarif edemediğim bir boşluk açılmıştı; sanki bir kapı kapanmış ve ben o kapının dışında kalmıştım, ait olduğum yerin eşiğinden itilmiş gibi, ne kadar yürürsem yürüyeyim geri dönemeyeceğimi sanarak…
Oysa şimdi, bunca yılın ardından, daha sakin bir yerden bakabildiğimde anlıyorum ki ben aslında hiç gitmemişim; o ev, o bahçe, o nar ağacından dut ağacına kadar uzanan o sessiz yolculuk hâlâ içimde yaşıyor, ben nereye gidersem gideyim benimle geliyor, ben büyüdükçe o da benimle birlikte şekil değiştiriyor ama kaybolmuyor…
Demek ki insan bazen bir yerden ayrıldığını zannederken, aslında onu içine alıp yoluna devam ediyormuş; demek ki asıl terk edilemeyen şey, çocukluğun kendisiymiş.