TEFRİKA ROMAN: “Sessizliğin Kıyısında”4. Bölüm Bay Sessizlik: Soluk Hayata Alışmışken

TEFRİKA ROMAN: “Sessizliğin Kıyısında”4. Bölüm Bay Sessizlik: Soluk Hayata Alışmışken
07/05/2026 21:25
47
A+
A-

Gece geç olmuştu.

Sahil evlerinde rüzgâr hafif hafif esiyor, deniz karanlığın içinde görünmese bile sesiyle varlığını hissettiriyordu. Tuna verandada tek başına oturuyordu; dizlerini kendine çekmiş, sanki biraz daha küçülürse içindeki düşünceler de küçülecekmiş gibi.

Ama insan bazı geceler kendinden saklanamıyordu.

Ömür Hanım uyumuştu belki. O da karşı evde oturuyordu. Işıkları kapalıydı.
Ev sessizdi.

Ve sessizlik, Tuna’nın içindeki sesi daha da büyütüyordu.

O yine karşısındaydı.

Yanında değil ama zihninde, bütün gerçekliğiyle.
” Ah be , dedi. ” İç dünyan kirlenirse o öyle bir kirdir ki ne yaparsan yap geçmez. Neden yaptın bunu kendine? Ben sana dokunmaya hiç kıyamazken sen neden bunu yaptın kendine ?
Evet, acılar her zaman insan için mutluluktan daha öğretici oluyor. Benim hayatımda hep böyleydi. Acıyla gelen hayat tecrübeleri…
Acılar zamanla bize o hayatı ve o hayatın içinde rahat daha huzurlu , daha güven içinde yaşamayı öğretiyor.
Asıl marifet acılarla ne yapacağın, bunlarla hayatta nasıl bir yer kaplayacağın, bunu hiç anlatamadım ona. “

Üstelik bu kez, onu güzel hatırlamaya çalışarak değil; olduğu haliyle görüyordu. Eksikleriyle, korkularıyla, bir türlü kalamayışıyla…
Ailemizin gözleri bize bakarken ne söylüyordu?
O herkesi , kendini, beni, hayatındaki tüm kadınları , en çok da küçüklüğünü aldatırken nasıl mutlu olacağını düşünüyordu, hiçbir zaman anlayamadım.
Her şeyi bilsem de kaderimi, tarihimi, ailemi, eşimi, vatanımı onu aklımdan çıkarmakta zorlanıyordum.

Yine de içindeki heyecan dinmiyordu. İhmal edilmiş çocukluklarımızda birbirimizi bulmuş, sevmiştik. O benim kahramanımdı. Ama sonuçta o da bir insandı.

Bu durum Tuna’yı bazen kendine bile yabancılaştırıyordu. Çünkü kısa bir süre için bile olsa, o heyecan ona yıllardır kaybettiğini sandığı bir şeyi geri veriyordu: canlılık hissini.

Oysa daha birkaç zaman öncesine kadar, hissizleşmişti ve o soluk hayata alıştığını sanıyordu. Günlerin birbirine benzediği, insanın sabah neden uyandığını bile tam açıklayamadığı o sessiz düzene teslim olmuş gibiydi.

Sonra o çıkmıştı karşısına.

Hem de en gerçek haliyle. Onu görmüştü. Babasıyla ayırt edemediği bir bağı vardı. Onu babasını korur gibi korudu. Babasını sever gibi sevdi. Şimdi sevdiği bu adamın yasını tutuyordu.

Tuna bazen bunu onun da hissedip hissetmediğini düşünüyordu.

“Bunu biliyor mu acaba?” diye geçirdi içinden.

Uykusuz geçirdiği geceleri, gözyaşlarını, özlemini, bazen öfkesini, duygularını…
Bir mesajı saatlerce bekleyişini…
Kendi kendine konuşur gibi ona cümleler kurmasını…

Ve bütün bunların, hayatındaki birçok “mantıklı” şeyden daha gerçek oluşunu…

İnsan hayatında bazı geceler vardır, diye düşündü Tuna, insanın kendine bile itiraf edemediği kadar önemli olan. Dışarıdan bakıldığında sıradan görünür ama insanın içindeki yönü değiştirir.

Belki de insanı büyüten şey mutlu anlar değil, tam olarak böyle gecelerdi.

Canının acıdığını bile bile birini düşünmek…
Gitmeyeceğini bilmeden bağlanmak…
Kendini koruyamayacağını anladığın hâlde hissetmeye devam etmek…

Tuna gözlerini kapattı.

İçindeki ses yavaşça konuşuyordu:

“Ben böyleyim işte…”

Bu cümlede bir kabulleniş vardı artık.

Kendini değiştirmeye çalışmaktan yorulmuş insanların sessizliği vardı.

Ve belki ilk kez, kendi kırılganlığından utanmıyordu.

O an anladım. Ben sevilmek istemiyorum sadece, ben aslında sevilmeye inanmak istiyorum, yani birinin beni seçmesinden çok, o seçilmenin içimde gerçek bir yer açmasını, kendime bile inandırıcı gelmesini bekliyorum.

Ama içimde bir yer var ki, çok uzun zamandır sanki kapısı içeriden kilitli bir oda gibi bana bile açılmıyor, ne kadar yaklaşırsam yaklaşayım o kapının arkasında duran şey bana sen buraya ait değilsin, diye fısıldıyor.

Geceleri şehir büyüyor, ışıklar çoğalıyor, insanlar kalabalıklaşıyor sanırdım; oysa şimdi fark ediyorum ki insanlar hep aynı yerde duruyor, sadece ben onlara her seferinde biraz daha uzaktan bakıyorum ve bu yüzden hepsi küçülüyor gibi geliyor, meğer küçülen şehir değilmiş, benmişim, içimde daralan bir yer varmış da dünya onun ölçüsüne göre yeniden şekilleniyormuş.

Kahramanlar geçiyor içimden, hepsi düzgün, hepsi tamamlanmış, hepsi bir yerlerde seçilmiş, bir cümlenin ortasında bile kendine güveni eksilmeyen insanlar gibi duruyorlar, ben ise her seferinde cümlenin başında biraz tökezleyen, devamını getirse bile kendi sesine inanmayan bir boşluk gibi kalıyorum.

Ben hep yarım kalıyorum, ama en tuhafı şu: Yarım kalmak bile bende eksik bir şey gibi değil, sanki uzun zamandır öğrenilmiş bir bütünlük gibi duruyor, sanki başka bir halim hiç olmamış gibi, sanki tamamlanmak bana hiç yazılmamış gibi.

Şimdi kendime soruyorum, ama soruyu bile yavaşça, sanki cevabı ürkütmemek ister gibi soruyorum: Bir insan hikâyenin neresinde yorulur, başında mı, ortasında mı, yoksa hiç başlamamış gibi görünen bir yerinde mi, yoksa belki de hikâye dediğimiz şeyin aslında hiç kimseye tam olarak ait olmayan o görünmez boşluğunda mı?

Cevap gelmiyor, ama belki de bazı soruların cevabı olmaması değil, cevabın kendisinin insanı taşıyamaması yüzünden susması gerekiyor.

Belki de bazı insanlar cevap bulmak için değil, sadece sorunun içinde kalmaya devam etmek için yaratılmıştır, ve ben uzun zamandır, fark etmeden, o sorunun kendisini yaşamaya devam ediyorum.

Yıldız vermeyi unutmayın 😉
[Total: 1 Average: 5]
Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.