TEFRİKA ROMAN ”Sessizliğin Kıyısında” 19.Bölüm ÇALIKUŞU
Terapiye gitme fikri Hasan’a ilk geldiğinde bunu bir ihtiyaç gibi değil, yenilgi gibi hissetmişti. Çünkü bazı erkekler acıyı çözmek değil, taşımak için yetiştirilirdi. İçlerinde bir şey çürürken bile yüzlerini değiştirmeden yürümeyi öğrenmişlerdi.
Ama o sabah uyandığında, artık aynı yerde dönüp durduğunu inkâr edemedi.
Gece yine uyuyamamıştı. Sabahın ilk ışıkları perde aralığından içeri girerken tavana bakıyordu. İçinde tarif edemediği ağır bir boşluk vardı. Ne tam üzüntüydü bu ne de öfke. Daha çok, insanın kendi hayatına dışarıdan bakması gibiydi. Sanki yaşadığı hayatın içinde değildi artık.
Mutfağa gidip çay koydu. Masanın üstünde açık duran defter gece bıraktığı gibiydi.
“Kayıp duygusu değil. Kayıptan sonra oluşan boşluk.”
Bu cümleyi okuyunca birden yorulduğunu hissetti. Çünkü aylardır aynı şeyi yapıyordu: düşünmek. Ama düşünmek, insanı her zaman gerçeğe yaklaştırmazdı. Bazen yalnızca aynı yaranın çevresinde döndürürdü.
Öğlene doğru telefonu eline aldı. Bir süre ekrana baktı. Sonra terapistin numarasını çevirdi. Kadın sakin bir sesle konuştu. Hasan, randevu saatini alırken bile yanlış bir şey yapıyormuş gibi hissediyordu.
Kliniğe gittiği gün hava kapalıydı. Şehrin üstünde solgun bir gri vardı. Bekleme salonunda otururken ellerini dizlerinde kenetledi. Duvarda soyut bir tablo asılıydı; mavi ve siyah renkler birbirine karışıyordu. Hasan tabloya uzun süre baktı. İnsan bazen anlam veremediği şeylerde kendini bulurdu.
Kapı açıldı.
“Hasan Bey?”
Kadının sesi ne fazla sıcak ne de mesafeliydi. Hasan içeri girerken odanın sadeliğine şaşırdı. Büyük bir pencere, iki koltuk, kitaplık ve köşede duran küçük bir lambadan başka neredeyse hiçbir şey yoktu.
Bir süre sessizlik oldu.
Terapist not almıyordu hemen. Bu Hasan’ın dikkatini çekti. Çünkü hayatı boyunca insanlar onu ya yargılamış ya da açıklamaya çalışmıştı. İlk kez biri yalnızca bekliyordu.
“Buraya neden geldiniz?” diye sordu kadın sonunda.
Hasan cevap vermekte zorlandı. Çünkü insan bazen acısını anlatacak kelimeyi değil, hakkı bulamazdı.
“Bir şey eksik,” dedi sonunda.
“Ama ne olduğunu bilmiyorum.”
Kadın başını hafifçe salladı.
“Ne zamandır böyle hissediyorsunuz?”
Hasan gülümsedi ama bu gerçek bir gülümseme değildi. Daha çok, uzun süredir taşıdığı bir yorgunluğun yüzüne yerleşmesi gibiydi.
“Sanırım hep.”
O anda odanın içindeki sessizlik değişti. Hasan ilk kez kendi cümlesini dışarıdan duydu. “Hep.” Bu kelime onu beklediğinden fazla sarstı. Çünkü insan bazı şeylerin geçici olduğuna inanarak yaşardı. Eğer acı hep varsa, insan kendini neyle avutacaktı?
Terapist bir süre sustu.
“Birine yakınlaştığınızda ne hissediyorsunuz?”
Hasan hemen cevap vermedi. Gözleri pencereye kaydı. Dışarıda rüzgâr ağaç dallarını hafifçe sallıyordu.
“Başta iyi geliyor,” dedi yavaşça.
“Sonra… Daralıyorum.”
“Nasıl bir daralma?”
Hasan ellerine baktı.
“Sanki biri bana fazla yaklaşınca içimde bir şey açılıyor. Kontrol edemediğim bir boşluk gibi.”
Kadın not aldı bu kez.
“Ve sonra uzaklaşıyorsunuz.”
Bu cümle Hasan’ın içine sertçe oturdu. Çünkü ilk kez biri davranışının altındaki ritmi görmüştü. Yıllardır bunu karakter sanmıştı. Oysa belki de yalnızca korkuydu.
“Kötü biri değilim,” dedi birden, neredeyse savunur gibi.
Terapist başını kaldırdı.
“Buna sizi kim inandırdı?”
Hasan cevap veremedi.
Çünkü o anda, çocukluğundan beri içinde taşıdığı o eski duygu yavaşça yüzeye çıkıyordu: Sevilirse bir gün terk edileceğine dair sessiz, derin, utançlı inanç.
Odanın içi ağırlaştı.
Hasan ilk kez şunu fark etti:
Belki de hayatı boyunca insanlardan kaçmıyordu. İnsanların yanında ortaya çıkan kendinden kaçıyordu.
Tuna her zaman bir tek şey istedi. Hasan’ın iyi olmasını. Onun kendi gerçekliğiyle temas etmesini,bu acıyı yaşamasını… Yoksa tüm bunları yapmaya devam edip duracaktı.
Hasan, ah Hasan…
insan en çok anlaşılmadığında yalnızdır. Söylediği duyulmadığında değil.
Ah Hasan…
Görülmeyen bir insan zamanla gölgeye dönüşür.
Tuna , dayanamadı ve Hasan’a bir mektup yazmaya karar verdi. Onun iyi olmadığını hissediyordu.
Koşullar bazen farklı insanları bir araya getiriyor işte. Sanki Tuna için zaman durmuştu. Çok heyecanlıyıdı. Aylar sonra Hasan’a yazacaktı. Sanki bir duygu, bir düşünce o andan itibaren Tuna’da sonsuza dek yaşamalıydı. Tuna sözlerinin yel olup gideceğini hissetse de yüreğinden geçenleri söylemek istedi.
Hasan Bey,
Uzun zaman çok acı çektim. Büyük yaslar tuttum. Sana değil kendime çok kızdım. Ben bir andan hala çıkamadım. Hasan’ın bir fotoğrafı , yanında / karşısında “Esin” , onun gülmesi ve benim bunu görmem.
Ve bir anda içerimde bir şey durdu. Bu bir kayıptı ve artık asla geri alınamazdı.
Benim onun hayatındaki yerim bitmişti. Ya da ben öyle sandım. Sonradan bir daha beni hiç arayamadın. Buna cesaretin yoktu. Ama sende üzüldün , hissediyorum. Ben seni hiç unutmadım. İnsanın bir daha asla geri dönmeyeceği birine bağlı hissetmesi hayatın en büyük acılarındanmış.
Bugün derste Çalıkuşunu anlattım. Derse başladığımda aklıma senin çalıkuşun olduğum geldi. Feride’nin roman boyunca yaşadığı Kamran’a olan aşkı ve gururuydu.
Sorulardan biri diyordu ki: Sizin önerdiğiniz çözümle roman kurgusu nasıl olmalı ?
Hasan Bey, aslında her insan bir serüvendir. Ben de bunlardan biriyim. Kendimi, hayatımı, seçimlerimi anladıkça bunu daha iyi gördüm. Her şeye rağmen sana yazdım. Çünkü biliyorum ki sen hala orada bir yerdesin.