TEFRİKA ROMAN ”Sessizliğin Kıyısında” 12. Bölüm Hasan’ı Arayan Sokaklar

TEFRİKA ROMAN ”Sessizliğin Kıyısında” 12. Bölüm Hasan’ı Arayan Sokaklar
14/05/2026 20:42
13
A+
A-

Hasan pencerenin önünde oturuyordu. İnsan bazı geceler dışarıyı değil, kendi içindeki eski evi seyreder. Ve o ev hâlâ çocukluğunun eviydi.

Koridor karanlıktı. Salonun ışığı yarım yanıyordu. Bir yerlerde televizyon sesi vardı ama kimse gerçekten konuşmuyordu. Küçük Hasan odasının köşesinde oturmuş dizlerini kendine çekmişti. Ağladığında ses çıkarmamayı öğrenmiş çocuklar gibi sessizdi. Çünkü böyle evlerde üzüntü bile usulca yaşanırdı.

Hasan yıllardır o evden kaçıyordu aslında.

Başka kadınlara giderken, yeni cümlelere sığınırken, gece yarısı başka şehirlerin sokaklarında yürürken… Hep aynı şeyi yapıyordu: Kendi içindeki o karanlık koridora dönmemeye çalışıyordu.

Ama insan nereye giderse gitsin, çocukluğu ayakkabısının içinde küçücük bir taş gibi kalıyordu.

Esin’in yanında hayat hafifti. Kahkahalar vardı, anlık mutluluklar, eski taş evlerin arasında kaybolan yaz akşamları… Esin konuşurken dünya biraz daha az ağırlaşıyordu. Hasan bunu seviyordu. Çünkü Esin onun içindeki sesi susturuyordu.

Ama Tuna,

Sen susturmuyordun.

Senin yanında insanın içindeki odalar açılıyordu. Kapısı yıllardır kilitli duran yerlerden rüzgâr giriyordu. Hasan bu yüzden bazen sana uzun uzun bakıyor, sonra ansızın uzaklaşıyordu. Çünkü Hasan, görülmek ister ama gerçekten görülmeye dayanamaz.

O gece aynaya baktığında kendi yüzünü değil, küçük Hasan’ı gördü bir an. Çocuk hâlâ aynı yerdeydi. Dizlerini çekmiş, sessizce bekliyordu.

Ve ilk kez şunu düşündü belki:

İnsan büyüyünce çocukluğu geçmiyordu.

Sadece boyu uzuyordu.

Sonra dışarıda rüzgâr başladı. Perdeler hafifçe havalandı. Şehir uyuyordu ama eski evler uyumazdı. Çünkü bazı evlerin duvarlarında yıllarca söylenmemiş cümleler dolaşırdı.

Hasan başını eğdi.

İçindeki o küçük çocuk ilk kez yorulmuştu kaçmaktan.

Esin’i ilk gördüğümde onun hayatı fazla düşünmeden yaşayabilen kadınlardan olduğunu anlamıştım. Bazı insanlar vardır; duyguların ağırlığını uzun süre taşımazlar. Acıysa geçer, kırgınlıksa unutulur, hayat yeniden başlar. Esin öyleydi. Yüzünde sürekli hafif bir yaz akşamı vardı sanki. İnsan onun yanında oturunca dünyanın yükü biraz azalıyor, geçmiş bir süreliğine susuyordu.

Hasan bunu seviyordu.

Çünkü Hasan’ın içinde hiç susmayan bir yer vardı.

Esin konuşurken Hasan’ın yüzü yumuşuyordu bazen. Uzun uzun düşünmüyor, yalnızlığını o kadar hissetmiyor, kendi içindeki karanlık koridorlardan uzaklaşıyordu. Esin’in yanında hayat daha basitti; kahkahalar vardı, küçük planlar, anlık mutluluklar, eski sokaklarda yürürken edilen kısa cümleler… İnsan bazen aşkı değil, yorulmadan nefes alabileceği bir sessizliği seviyordu.

Ama yine de gecenin bir saati Hasan’ın gözlerine baktığımda orada hâlâ kapanmamış bir boşluk görüyordum. Çünkü babasız büyüyen, duygularıyla yalnız kalmış o çocuklar ne kadar kalabalığın içine karışırsa karışsın, içlerinde yalnız bir çocuk taşımaya devam ederler.

Ve Esin bunu tam göremiyordu belki.

Ya da görmek istemiyordu.

İşte kadınlar insanı iyileştirmek istemez , uğraşmaz ; sadece onunla hayatın biraz daha katlanılır olmasını isterler.

Bir gece Hasan’ın durup gerçekten ağlayacağını düşündüm. İlk kez kaçmadan, ilk kez başka birine sığınmadan, ilk kez kendi içine bakarak…

 Ama sonra telefonu titredi. Hayat yine ona kaçacak küçük bir kapı araladı. Ve Hasan yine hareket etti. Çünkü onun için durmak, yıllardır kapalı tuttuğu bir mahzenin kapağını açmak gibiydi.

Ben ise onun ardından bakarken şunu fark ettim: İnsan birini kaybettiği için değil, onun içinde hiç ulaşamayacağı bir yere dokunduğu için acı çekiyordu.

Ve şehir susuyordu.

Ama Adana’nın eski evleri hiçbir şeyi unutmuyordu.

Hasan bazen gece yarısı balkona çıkıyor, ellerini korkuluğa yaslayıp uzun uzun karanlığa bakıyordu; ama ben onun karanlığa değil, kendi içindeki o dipsiz boşluğa baktığını hissediyordum, çünkü insan bazı şeyleri dışarıda değil, kendi içinde kaybeder ve Hasan’ın kaybettiği şey yıllardır bir türlü adını koyamadığı huzurdu belki de.

Esin’in yanında hafifliyordu Hasan. Bunu görebiliyordum. İnsan bazen bir kişiyi değil, o kişinin yanında hissettiği ağırlıksız hissi seviyordu çünkü. Esin konuşurken hayat daha az ciddi görünüyordu; geçmiş susuyor, gelecek yaklaşmıyor, insan yalnızca o ana aitmiş gibi hissediyordu. Hasan bunu seviyordu. Çünkü düşünmemek, onun için bazen yaşamaktan daha kolaydı.

Ama insanın ruhu garipti; susturduğun şey gerçekten yok olmuyordu. Sadece geceleri başka bir yüzle geri dönüyordu.

Ben bunu çok geç anladım.

Hasan başka kadınlara giderken aslında yeni bir hayat aramıyordu belki; kendi içindeki sesi bastıracak başka odalar, başka tenler, başka cümleler arıyordu. Çünkü bazı insanlar sessiz kaldığında içlerinde eski bir evin kapıları açılır. Koridorlardan çocukluk geçer. Yarım kalmış korkular yürür. Ve insan o zaman neden kaçtığını anlar ama artık geri dönemeyecek kadar yorulmuştur.

Bazen Hasan’ın yüzüne bakarken onun aynı anda iki yaşta yaşadığını hissediyordum; biri 38 yaşındaki adamdı, diğeri hâlâ babasının ölümünü tam anlayamamış küçük çocuk. İşte en çok da bu yüzden gözleri bazen bu kadar yorgundu. Çünkü insan bazı acıları büyüyünce atlatmıyor, sadece yanında taşımayı öğreniyor.

Tuna, Hasan’ı bir gün mutlaka bulacağına inanıyordu; bu inanç artık umut olmaktan çıkmış, insanın içine yıllarca yerleşen eski bir alışkanlığa dönüşmüştü. Bazı insanlar kaybolunca yok olmazdı , yalnızca şehrin başka bir köşesine, başka bir hayatın içine çekilirler. Ve insan onları aramaktan vazgeçse bile, zihni aramaya devam ederdi. Neredeydi Hasan? Eski aşkım, canımın içi, biricik sevdiğim…

Sonbahar yaklaşırken Tuna yeniden sokaklarda dolaşmaya başladı. Adana’nın eski mahallelerinde, portakal kabuğu ve nem kokan dar sokaklarda yürürken bazen Hasan’ın biraz önce oradan geçtiğine inanıyordu. Bir gölge, yarım kalmış bir kahkaha, uzaktan görünen omuz çizgisi bile yeterdi buna inanmaya. Çünkü insan özlediği birini zamanla olduğu gibi değil, görmek istediği hâliyle hatırlıyordu.

Bir akşam üstü eski kitapçıların olduğu sokağa girdi. Dükkânın içi loştu. Raflarda yıllardır açılmamış kitapların tozu vardı. Yaşlı kitapçı başını kaldırmadan:

“Birini mi arıyorsunuz?” diye sordu.

Tuna cevap vermedi önce, bazı soruların cevabı bir isim değildi.

Hasan’ı arıyordu belki ama aslında aradığı şey, yıllardır içinde kapanmadan duran o duyguydu. İnsan bazen bir kişiyi değil, onun yanında hissettiği kendi halini özlüyordu.

Rafların arasında yürürken eski bir kitabın arasından sararmış bir fotoğraf düştü yere. Tuna eğilip aldı. Fotoğraftaki adam Hasan değildi ama bir an kalbi hızlandı yine de. Çünkü zihni artık şehirdeki her yüzü ona benzetmeye başlamıştı.

Dışarı çıktığında hava kararmıştı. Sokak lambaları yeni yanıyordu. Camlara vuran sarı ışıkta şehir eski bir rüya gibi görünüyordu. Tuna yürüdükçe, Hasan’ın gerçekten var olup olmadığını bile düşünmeye başladı bazen. Sanki Hasan artık bir insan değil, şehrin içine dağılmış bir hatıraydı.

Bir ara durdu.

Karşı apartmanın üçüncü katındaki pencere açıktı. İçeriden televizyon sesi geliyordu. Bir kadın mutfakta bir şey topluyor, bir çocuk koşarak salondan geçiyordu. Tuna o sırada, insanların hayatlarının kendisinden habersiz devam etmesine şaşırdı yine. Çünkü insan büyük bir acının içindeyken dünyanın da biraz yavaşlaması gerektiğini sanıyordu.

Ama şehir hiç durmuyordu.

Tuna bunu en çok akşamları anlıyordu. Çocukluğunun geçtiği eve dönünce aynanın karşısında uzun süre oturuyor, kendi yüzüne baktıkça başka birini hatırlıyordu. Çünkü Hasan’ı düşündüğü yıllar boyunca yüzünde ona ait bir hüzün birikmişti artık.

Ve bazen insan, aradığı kişiyi bulamadan önce, onun kendi içinde neye dönüştüğünü görmek zorunda kalıyor.

Yıldız vermeyi unutmayın 😉
[Total: 0 Average: 0]
Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.