TEFRİKA ROMAN: ”Sessizliğin Kıyısında” 7.Bölüm: Portakal Çiçeği Kokan Hayatlar …

TEFRİKA ROMAN: ”Sessizliğin Kıyısında” 7.Bölüm:   Portakal Çiçeği Kokan Hayatlar …
10/05/2026 22:08
43
A+
A-

Dedemin evinde en çok da beyaz kâğıtlara sarılmış portakalları hatırlıyorum.

Her biri tek tek özenle korunurdu. Sanki yalnızca meyve değil de, incinecek bir şey saklanıyormuş gibi… İnce beyaz kâğıtların içinde duran o portakallar bana çocukken çok tuhaf görünürdü. Dünyanın en değerli şeyiymiş gibi sarılırdı hepsi.
Bahçede ağır bir portakal çiçeği kokusu olurdu. Öyle hafif bir koku değildi bu; insanın saçına, gömleğine, içine sinerdi. Akşam eve dönsen bile peşinden gelirdi. Şimdi yıllar sonra bile bazı kokular bir anda beni çocukluğuma götürüyor.
Ve yıllar sonra geriye dönüp baktığında, hafızanda en çok büyük olaylar değil; beyaz kâğıda sarılmış birkaç portakal kalıyor. “Keşke insanlar da böyle korunabilseydi.”

Annemle babam sevmişler birbirlerini. Babam ben evleneceğim demiş. Sonrası malum…

Annem,

Evin içinde dolaşan, işlerini yapan, hayatı sürdüren ama içindeki kırgınlığı hiç tam anlatmayan bir kadın…Öyle kadınlar vardır, sofrayı kurarlar, çocuğunun üstünü örterler, günlük hayatı sürdürürler ama içlerinde hep küçük bir eksiklik dolaşır. Ve çocuk bunu hisseder. Çocuk bazen kelimeleri değil, annenin içindeki boşluğu miras alır.

Ve belki ben bugün sadece kendi acımı değil, annemin yaşayamadığı duyguları da taşıyorum biraz.
Bu yüzden bazen insan sadece kendi acısını değil, ailesindeki eski duygusal eksikliklerin izlerini de taşır.


Annem o gün gelin olurken, herkes onun yüzüne bakıyordu; ben yıllar sonra düşününce, kimsenin içine bakmadığını fark ediyorum. İnsanlar düğünlerde hep aynı şeyleri konuşur zaten: altınlar, misafirler, havanın sıcaklığı, gelinin güzelliği… Oysa insanın hayatını değiştiren şey çoğu zaman söylenmeyenlerdir.

Annemin kardeşi nehirde ölmüştü. Bu cümleyi şimdi bile içimden geçirirken, suyun soğukluğunu hissediyorum. Ama o gün düğün yine yapılmış. Bazı ailelerde acı durdurmaz hayatı; sadece hayatın içine sessizce gömülür.

Annem belki aynanın karşısında otururken bir an durmuştu. Yüzüne sürülen pudranın altında, çocukluğundan kopup gelen büyük bir korku vardı belki. İnsan sevdiği biri öldüğünde, dünya bir daha tamamen güvenli görünmez çünkü.

Ve yine de evlenmişti.

Belki sevdiği için.
Belki kurtulmak için.
Belki hayat devam ediyor diye.
Belki de insanın bazı acıları anlamaya vakti olmadığı için.

Yıllar sonra düşünüyorum da, annemin yüzündeki o açıklayamadığım hüzün sadece mutsuz bir evliliğin değil, yarım kalmış bir vedanın da iziymiş meğer.

Çünkü bazen insan ağlayamaz.
Onlar sadece susar, yemek yapar, çocuk büyütür, pencereye bakar.
Ama içlerinde, kimsenin görmediği bir nehir taşımaya devam ederler.

Ve çocukları, o nehrin sesini kelimelerden önce öğrenir.

Annem o eve ilk geldiğinde gençti. Tek katlı,bahçeli, etrafı duvarlarla çevrili,etrafında her türlü olayların yaşandığı, yan tarafında babaannem ve babamın kardeşlerinin yaşadığı, çeşit çeşit ağaçların olduğu o bordo renkli, kullanışsız uzun ince balkonlu evimiz… İnsan gençken sevginin her şeyi değiştireceğine inanıyor. Bir evin içine girince artık yalnız olmayacağını, kendisine ait bir hayat başlayacağını sanıyor.

Ama bazen o evlerde insan, daha ilk günlerden itibaren misafir gibi yaşamaya başlıyor.

Babam çalışıyordu, yoruluyordu, susuyordu. Kendi yükünü taşımaktan annemin yükünü tam göremiyordu belki. İnsan çocukluğunda ne öğrendiyse, büyüyünce de onu tekrar ediyor.

Ve evin içinde başka sesler vardı: istekler, beklentiler, karışmalar, bitmeyen ihtiyaçlar…

Annem genç bir kadın olarak geldiği o evde, zamanla kendisini azaltmayı öğrendi galiba.

Önce sesini kıstı.
Sonra isteklerini.
Sonra kırgınlıklarını.

Evet acı ama annem gibi fedakar kadınlar bir aileye gelin olarak değil, sanki görünmez bir sorumluluk gibi alınır.

Kimse ona açık açık “sen değersizsin” dememiş olabilir. Ama insan bazen değersizliği sözlerden değil, sürekli geri plana itilmekten öğreniyor.

Bir tabak eksik koysa suç olur.
Yorulsa anlaşılmaz.
Kırgın olsa ayıp sayılır.

Ve böylece insan bir gün konuşmayı bırakmıyor aslında; sadece içinden konuşmaya başlıyor.

Annem de belki o evde yıllarca görünür olmaya çalıştı: iyi gelin olmak, iyi eş olmak, iyi anne olmak…

Ama insan sürekli başkalarının ihtiyacına göre yaşayınca, bir süre sonra kendi iç sesini kaybediyor.

Ve ben şimdi dönüp bakınca şunu düşünüyorum: Belki annem mutsuz bir kadın değildi sadece.
Belki çok uzun süre görülmemiş bir kadındı.

Biz üç kız kardeştik.
Aynı evde büyüdük ama şimdi dönüp baktığımda, sanki hepimiz başka başka yalnızlıkların içinden geçmişiz gibi geliyor bana.

Annemin yüzünde hep açıklayamadığım bir yorgunluk vardı. Küçükken bunun yaş almak olduğunu sanırdım. İnsan büyüyünce anlıyor: O kadınlar yaşlanmıyor, sadece uzun süre mutsuz kalıyor.

Babam dışarıda sevilen, neşeli, insanları güldüren; eve dönünce başka bir ağırlığın içine girerdi.

Babam eğlenceli bir adamdı. İnsanların yanında sesi yükselir, şakalar yapar, bir masaya oturduğunda ortamın havasını değiştirirdi. Çocukken onu izlediğimde, herkesin sevdiği bir adam gibi görünürdü bana. Güçlü, hayat dolu, hatta bazen çocuk gibi. Gerçekten de herkes babamı çok severdi. Fikret, o mahallede herkesin gönlünü bir şekilde yapmıştı. Hakikaten de çok güldürürdü bizi. Sabırsızdı, yerinde duramazdı. Dikkat eksikliği varmış meğerse. Çok iyi araba sürerdi. En hızlı o olurdu. Nereden çıkacak anlayamazdık. Çok severdi bizi. Çok duygusaldı, Tuna beni hiç üzmedi, derdi. Demek istediği o da benim gibi dayanmayı, istememeyi, susmayı bilirmiş.

Ama insan büyüyünce aynı insanın iki farklı yüzünü görmeye başlıyor.

Çünkü babam anneme karşı başka birine dönüşürdü bazen.

Annem sürekli söylenirdi. Eskiden bunun sadece huy olduğunu sanırdım. Şimdi düşünüyorum da, belki insan uzun süre duyulmayınca, sesi fark edilmek için sertleşiyor.

Babam ise bunu anlamak yerine çoğu zaman annemi küçültürdü. Şakayla, öfkeyle, bazen sadece bir bakışla… Evet bazı erkekler sevgiyi bilir ama eşitliği bilmez. Bazıları bir kadına bağlanır ama onun iç dünyasını görmeyi öğrenemez

Babam kötü biri değildi.
Mahallede herkes onu severdi.
Çalışkandı.
Neşeliydi.
Eli açıktı.

Hep bir oğlu olsun isterdi, adını ölen babasının adı Hasan koysun. Bu en büyük hayaliydi. Ama olmadı.

Biz üç kardeş o evde sevgiyi de gördük,
kırgınlığı da.

Babamı severdik.
Çünkü bizi güldürürdü.

Annemi severdik.
Çünkü içindeki yorgunluğu hissederdik.

Ama çocuk aklımızla bile şunu anlardık:
İki insan birbirini sevse bile, birbirine iyi gelemeyebiliyormuş bazen.

Ve evin içinde görünmeyen bir gerginlik olurdu hep.
Masa kurulurken, çay doldurulurken, akşam haberleri açılırken…

Kimse açık açık konuşmazdı belki ama hepimiz hissederdik onu.

Şimdi yıllar sonra düşünüyorum da, insan çocukken geçtiğini sandığı şeyleri aslında içinde büyütüyormuş.

Ve biz her akşam, kapının sesini beklerken aslında sadece babamı değil, evin biraz olsun sakinleşmesini de beklerdik.

Evde bir düzen vardı ama o düzenin içinde huzur yoktu.
Kapı açılırdı, sesler yükselirdi, sonra yine susulurdu.
Ama o suskunluk rahatlatan bir suskunluk değildi.

Çocuk için ev, sığınılan bir yer olmaktan çok, ne olacağını önceden kestirmenin mümkün olmadığı bir yerdi.

Anne kalmıştı.
Baba gitmemişti.
Ama çocuk, ikisi arasındaki gerilimin içinde kendine bir yer bulamamıştı.

Ve bu çok net bir şey bırakırdı insanda:

“Burada tamamen güvende değilim.”

İnsan bazen kendi içinde hiç susmayan bir şehirle yaşar; sokakları aynı düşüncenin içinde döner durur, ışıkları bir yanar bir söner, ama hiçbir zaman tam karanlığa da tam aydınlığa da varamaz.

Babamın Sessizliği

Babamın çocukluğu ağırdı, öyle böyle değil; insanın daha küçücük yaşta omzuna yetişkin yükü bindiren, oyun çağındaki bir çocuğun yüzüne erkenden yorgunluk düşüren cinsten bir çocukluktu bu. Babasını daha beş yaşındayken kaybetmişti. Şimdi düşünüyorum da, insan o yaşta yalnızca babasını kaybetmiyor aslında; biraz güvenini, biraz çocukluğunu, biraz da dünyaya karşı duyduğu o saf inancı kaybediyor. Çünkü baba ölünce evin içindeki ses değişiyor, sofranın tadı değişiyor, annenin bakışı değişiyor. Çocuk, daha ne olduğunu anlayamadan büyümek zorunda kalıyor.

Babam da öyle olmuştu işte.

Küçücük yaşta kardeşlerine bakmış, annesinin yükünü sırtlanmış, daha kendi korkularını bile tanıyamadan sorumluluk denilen ağır taşı omuzlarına almıştı. O yüzden onun gençliği tam yaşanmamış bir gençlikti. İnsanların kahkahalarla hatırladığı yaşları, o çalışarak, dayanarak, susarak geçirmişti. Belki bu yüzden duygularını da hep içine gömerdi. Çünkü hayat ona erken yaşta şunu öğretmişti: “Ayakta kalacaksan güçlü görüneceksin.”

Ama güçlü görünmek başka şeydi, güçlü olmak başka.

Babamın içindeki çocuk hiçbir zaman tam iyileşmemişti bence. Sadece üstüne yıllarca görev, sorumluluk, dayanıklılık yığılmıştı. İnsan bazen ağlayamadığı için güçlü sanılıyor. Oysa bazı erkekler ağlamayı unuttukları için susuyor.

Ben küçükken babamı hep yenilmez sanırdım. İnsan çocukken babasını insan gibi görmüyor çünkü; sanki hiç korkmayan, hiç yorulmayan, hiçbir şeyden kırılmayan biri sanıyor. Meğerse babam çoktan kırılmış da bunu kimseye göstermemeyi öğrenmiş.

Sevgisini sözle anlatmazdı babam. Bizim oralarda erkekler sevgiyi kolay söylemezdi zaten. Sarılmak bile bazen ayıp gibi yaşanırdı. Ama davranışlarıyla belli ederdi insan kendini. Eve ekmek getirmesi, hasta olunca başında beklemesi, gece herkes uyurken hâlâ çalışıyor olması… Bunların hepsi sevgiydi aslında. Sert görünürdü ama o sertliğin altında korku vardı; ailesini kaybetme korkusu, yetersiz kalma korkusu, yeniden eksik kalma korkusu…

Ben büyürken sevgiyi biraz görev sandım galiba. Çünkü evin içinde sevgi çoğu zaman fedakârlıkla birlikte yaşanıyordu. Annem de babam da kendilerini değil bizi düşünüyordu önce. İnsan böyle evlerde büyüyünce sevgiyi huzurla değil, yük taşımakla karıştırıyor bazen. Birini sevmek demek onun yükünü sırtlanmak, onun acısını taşımak, onun için dayanmak sanılıyor.

Belki bu yüzden ben de ilişkilerimde hep eksik insanlara çekildim. Çünkü tanıdığım sevgi buydu.

Bir tarafı yaralı olacak, diğer taraf dayanacaktı. Bir taraf sessiz kalacak, diğeri anlamaya çalışacaktı.

Ve ben bunu aşk sandım yıllarca. Kenan’a üniversitedeyken aşık oldum.

Oysa şimdi dönüp baktığımda görüyorum ki, bizim evde sevgi vardı ama huzur azdı. Herkes birbirini seviyordu belki ama kimse gerçekten dinlenemiyordu. Yoksulluk, korku, sorumluluk insanın içine işlemişti çünkü. Sofrada çay içilirken bile görünmeyen bir yük otururdu masaya.

Babam bize kötü bir hayat bırakmadı belki ama ağır bir sessizlik bıraktı.

Ve insan bazen anne babasından ev değil, duygu mirası alıyor.

Benim mirasım da buydu galiba: Dayanmaya alışmak.

Kendi ihtiyacını geri plana atmak. Ve sevgiyi, insanı yoran bir şey sanmak.
İnsan dediğin biraz çocukluğunun devamıdır aslında; yıllar geçer, şehirler değişir, insanın saçına ak düşer ama çocukken içine düşen o eksiklik duygusu, o yarım kalmışlık, toprağın altında susuz kalmış kök gibi yaşamaya devam eder. Annem de kendi yaralarıyla yaşayan bir kadındı. Gülse bile tam gülmeyen, sevse bile korkarak seven, bir gün her şey elinden alınacakmış gibi yaşayan kadınlardan… Bu yüzden benimle kurduğu bağ da bazen sıcak, bazen uzak, bazen sebepsiz bir sessizlik kadar ürkütücüydü. Çocuk aklımla anlayamazdım ama şimdi biliyorum; insan en çok kendi kırıldığı yerden eksik seviyor.

Ben küçükken sevgiyi hep gidici sandım.

Bir insan fazla yaklaşınca korktum. Çünkü içimde bir yerde, “Şimdi severse sonra gider,” duygusu vardı. Sanki mutluluk uzun sürmezdi. Sanki insan tam gülerken başına kötü bir şey gelirdi. Çukurova sıcağında birden çıkan kuru rüzgâr gibi, insanın içindeki huzur da ansızın savrulurdu. O yüzden ben bağlandığım insanları kaybetmekten daha en başından korkmaya başladım.

İnsan bazen daha terk edilmeden terk edilmenin acısını yaşar.

Bu yüzden sevdiğim herkese biraz fazla tutundum galiba. Çünkü sevgiyi bol değil, kıt sandım. Çocukluğumun içinde sevgi vardı belki ama güven yoktu. İnsan sevildiğinden emin olmayınca, küçücük bir sessizliği bile kayıp gibi hissediyor. Bir mesaj gecikince içi daralıyor, bir bakış değişince dünyası dağılıyor. Çünkü mesele o an değil aslında; mesele insanın yıllardır içinde taşıdığı o eski korku.

Ben bunu geç anladım.

Hasan’a duyduğum şeyin yalnızca aşk olmadığını da…

Onun beni bırakmasından değil, onun sessizliğinde çocukluğumdaki yalnızlığı yeniden duymaktan korkuyordum belki de. İnsan bazen bir kişiye değil, o kişide tamamlanacağını sandığı eski eksikliğe bağlanıyor. Ben Hasan’da biraz güven aradım, biraz babamı, biraz çocukken eksik kalan o korunmuşluk hissini…

Ama insanın içindeki boşluğu başka bir insan dolduramıyor.

Çünkü çocukluk yarası sevgiyle değil, güvenle iyileşiyor.

Ve güven; birinin gitmemesi kadar, insanın kendini bırakmamasıyla da ilgili.

Bizim oralarda insanlar sevgiyi çok konuşmazdı. Kadınlar içlerine atar, erkekler susardı. Akşam olunca televizyon sesi evlere yayılır, balkonlarda çay içilir, herkes hayatına devam ediyor gibi görünürdü ama herkesin içinde görünmeyen bir yorgunluk yaşardı. Kimse “Ben korkuyorum” demezdi. Kimse “Beni bırakma” diyemezdi. Ama herkesin içinde bir eksiklik dolaşırdı.

Ben şimdi dönüp bakınca görüyorum:

Benim korkum sevilmemek değilmiş.

Kaybolmakmış.

Birinin sessizliğinde kendimi yeniden yalnız hissetmekmiş.

Bu yüzden sevince derin sevdim. Çünkü sevgiyi nadir bulunan bir şey sandım. İnsan çölde suyu nasıl ararsa, ben de sevgiyi öyle aradım. Bulunca bırakmak istemedim. Kaybetme korkusu büyüdükçe bağ daha da ağırlaştı.

Ama insan bir gün yoruluyor. Sürekli beklemekten, sürekli anlam çıkarmaktan, bir gün değişecek umuduyla yaşamaktan yoruluyor.

Sonra bir sabah uyanıp şunu anlıyor: Bazı yaralar kapanmıyor belki ama insan artık o yarayla yaşamayı öğreniyor.

Ve belki büyümek dediğimiz şey de budur: İçindeki o korkmuş çocuğu sırtına alıp yine de yürüyebilmek.
Babam daha çocukluğunu yaşamadan yük taşımaya başlamıştı. Daha dizlerinde yara kabukları kurumadan, oyun oynayacağı yaşta evin ağır sessizliğini sırtına almıştı. İnsan bazen küçücük yaşta ihtiyarlıyor. Hele bir de baba ölümü düşmüşse eve, o evin içindeki çocuklar bir daha tam çocuk kalamıyor. Babam da öyle olmuştu işte; yavaş yavaş oğul olmaktan çıkıp evin direği olmuş, kendi korkularını içine gömüp başkalarının korkusunu taşımaya başlamıştı.

Çukurova sıcağı insanı nasıl erkenden kavurursa hayat da onu öyle kavurmuştu. Bir insanın dayanıklı görünmesi başka şeydi, içten içe tükenmesi başka. Babam ayakta kalmıştı belki ama ruhu çok yorulmuştu.

Annem de başka türlü yaralıydı. O da kendi sessizliğinin içinde ezilmiş bir kadındı. İki insan birbirine yaslanmak isterken bazen fark etmeden birbirinin yüküne dönüşüyormuş. Evin içinde sevgi vardı belki ama huzur azdı. Çünkü yoksulluk, kayıp ve korku insanın içine bir kere yerleşince kolay çıkmıyor. Annem babama şefkat göstermeye çalışmıştı ama yıllar geçtikçe onun da içindeki ışık sönmeye başlamıştı. İnsan sürekli dayanırsa bir gün gülmeyi unutuyor.

Ben şimdi dönüp baktığımda babamın hep erken büyümüş bir çocuk gibi yaşadığını görüyorum.

Kendi duygularını yaşamaya fırsat bulamamıştı. Bir insan düşün; daha çocukken güçlü olmak zorunda bırakılmış. Ağlaması ayıp sayılmış, yorulması lüks olmuş. Böyle erkekler sevgiyi de tam gösteremiyor işte. İçlerinde sevgi oluyor ama yolunu bulup dışarı çıkamıyor. Bazen yaklaşırlar, bazen susup uzaklaşırlar. Çünkü çocukken güvenle sevilmeyen insan, büyüyünce sevgiyi nasıl taşıyacağını da bilemiyor.

Babam beni severdi, bunu şimdi biliyorum. Ama sevgisini düzgün bir dille gösteremiyordu. Çünkü onun içinde de eksik kalmış bir çocuk vardı.

Ben yıllarca bunu anlamadan yaşadım. İçimdeki kırgınlıkla onu suçladım bazen. Ama insan büyüyünce anne babasının da tamamlanamamış insanlar olduğunu görüyor. Onlar da kendi yaralarıyla çocuk büyütmeye çalışmışlar. Kendi eksik sevgilerinin içinden bize yuva kurmaya uğraşmışlar.

Belki bu yüzden Hasan’a bu kadar bağlandım.

Çünkü insan çocukken alamadığı şeyi bazen büyüdüğünde başka birinde arıyor.

Ben Hasan’ın beni iyileştirmesini istedim biraz.

Babamın bıraktığı eksikliği anlamasını, o sessiz yerime dokunmasını, beni sonunda seçmesini istedim. Ama insanın içindeki eski yara başka bir insanın sevgisiyle kapanmıyor. Çünkü mesele yalnızca aşk değil; mesele yıllardır taşınan o değersizlik hissi, o terk edilme korkusu, o “beni gerçekten severler mi” sorusu.

Bunu geçen hafta ilk kez açık açık kendime söyledim. Canım çok yandı. Çünkü insan bazen en büyük gerçeği anladığında değil, kabul ettiğinde ağlıyor. Şimdi düşünüyorum da, babama en çok kızdığım şey onun beni eksik sevmesi değildi belki. Kendi acısını hiç anlatamamasıydı. İnsan konuşamadığı acıyı çocuklarına bırakıyor çünkü. Ve bazı evlerde sessizlik, nesilden nesile geçen görünmez bir miras oluyor.

Ah baba…

Hayat sana hiç çocuk olma fırsatı vermemiş.

Sen daha küçücük yaşta kendi babasızlığının içine düşmüşsün. Ben şimdi senin omuzlarındaki ağırlığı geç de olsa hissediyorum. Ve ilk kez sana kızmaktan çok, sana üzülüyorum.

Ben de öyleydim.
Ne tam sakin olabiliyordum, ne de gerçekten dağılabiliyordum; sanki içimde bir şey hep kapıda beklerdi, biri gidecekmiş gibi, biri birazdan kırılacakmış gibi.

Sevgiye yaklaştığımda bile içimde ince bir titreme olurdu; çünkü insan bazen en çok sevdiği şeye değil, en çok kaybetmekten korktuğu şeye yorulur. Ve ben o yorulmayı yıllarca “hayat” sanmıştım.

Hayatım boyunca sanki yaşamak için değil de, bir şeylerden sağ çıkmak için yürümüş gibiydim; sabahları gözümü açtığımda içimde dinlenmiş bir insan değil, nöbeti devralmış bir bekçi olurdu ve gün, başı sonu belli olmayan bir dikkat hâli içinde ağır ağır akardı.

Yaşamayı pek bilmediğimi sanırdım, oysa ben yaşamayı hiç öğrenememiş değil, hayatı hep bir “tehlike geçene kadar bekleme hali” gibi yaşamıştım.

Babama hiç söyleyemedim, Hasan, senin oğlunu buldum babam, diyemedim. Hasan benim gözümde hep iyi kaldı.

Çünkü ben başka türlüsünü kabul edemedim.

İnsan bazen birini olduğu gibi değil, ihtiyaç duyduğu haliyle seviyor. Ve ben onu yalnızca bir adam olarak değil, içimde eksik kalan bir güven duygusu gibi taşımışım yıllarca.

Belki de bu yüzden onu hep korudum. Gerçeklerini değil, kırılmamış hâlini görmek istedim. Babam da öyleydi biraz. Çocukken insan babasını insan olarak görmüyor çünkü. Yorulan, korkan, eksilen biri gibi değil… Daha çok yıkılmayacak biri gibi görüyor.

Bir kahraman gibi. Ve kahramanların kusurları olduğuna inanmak, çocukluk için çok ağır bir şey. Ben Hasan’a da öyle baktım. Onun içindeki karanlığı değil, yaralı tarafını gördüm hep.

Çünkü bazı kadınlar erkekleri olduğu gibi değil, kurtarılması gereken çocuklar gibi seviyor.

Ve bu sevgi zamanla insanın omuzlarında ağır bir yük oluyor. Şimdi dönüp baktığımda şunu anlıyorum: Onlar daha kendilerini bile kurtaramamış insanlardı. Ama ben onların içinde sığınacak bir yer aramıştım. Belki de en büyük kırılmam burada başladı.

Bir insanı “kahraman” yaptığında, onun sana zarar verebileceğini düşünemiyorsun. Çünkü kahramanlar terk etmez sanıyorsun. Yalan söylemez.

Dağılmaz. Başkalarına giderken seni eksiltmez.

Ama sonra büyüyorsun. Ve şunu görüyorsun: Bazı insanlar çok sevilmiş olabilir ama hiç iyileşmemiştir. Bazıları çok güçlü görünür ama içlerinde hâlâ korkmuş bir çocuk taşır. Ve bazı erkekler en çok da o kendi yaralarını saramadıkları için dokundukları herkesi biraz yarım bırakır.

Ben Hasan’ı kaybetmedim aslında.

Ben içimde kurduğum o güvenli adamı kaybettim.

Ve insanın içindeki kahraman yıkılınca, geriye yalnızca sessizlik kalıyor.

Belki bu yüzden hâlâ içim acıyor.

Çünkü bir aşk bitince değil insan kahraman sandığı kişinin de aslında kaybolmuş biri olduğunu anlayınca büyüyor.

Yalnızca o gün değildi.

Ben hayatım boyunca bir kapının önünde bekledim aslında.

Birinin geleceğine, birinin kalacağına, birinin sonunda gerçekten beni seçeceğine inanarak…

Çocukken babasının yolunu gözleyen küçük kızlar vardır.

Saatin nasıl geçtiğini bilmeden, kapıya gelen her sesi onun sanan…

İçinde küçücük ama inatçı bir umut taşıyan çocuklar.

Ben de onlardan biriydim.

Sonra insan büyüyor.

Ama beklemek büyümüyor.

Sadece şekil değiştiriyor.

Yıllar sonra Hasan’ın yazmasını beklerken fark etmeden aynı çocuğa dönüşmüşüm.

Telefon ekranına bakarken, mektup beklerken, sessizlikleri anlamlandırmaya çalışırken,
bir gün değişeceğine inanırken…

Aslında hâlâ kapıda bekliyormuşum.

Onun beni gerçekten görmesini, kalmasını, değişmesini, anlamasını, tamam olmayacaktı, her türlü olmayacaktı zaten biliyorum, bir engel bitse diğeri çıkacaktı ama ben onu hep bekleyecek ve hep koruyacaktım.

Benim için uğraşmasını istemişim.

Çünkü çocuk aklıyla kurulan bazı umutlar, yetişkin olunca da insanın içinde yaşamaya devam ediyor.

Ama bugün bir şey oldu. Sessizce. Kimse görmeden.

İçimde yıllardır kapıda bekleyen o küçük kız çocuğu öldü. Artık kapıya koşmuyor. Bir ses duyunca heyecanlanmıyor. Bir mesajı mucizeye çevirmiyor.

Kimsenin değişeceği hikâyesine tutunmuyor. Çünkü sonunda şunu öğrendi: İnsan bazen bütün hayatı boyunca, gelemeyecek birinin adımlarını bekliyor.

Ve en acısı şu: Hasan’ın değişmesini isterken, aslında babasının bir gün geri dönmesini bekleyen tarafımı yaşatmışım.

Şimdi içimde büyük bir sessizlik var. Ama bu eski sessizlik değil.

Bu, tükenmiş bir bekleyişin sessizliği. Ve galiba insan bazı günler ağlayarak değil. İçindeki çocuğun öldüğünü hissederek büyüyor. Ben artık büyüdüm. Bunu yaşla değil, vazgeçebildiğim yerlerden anlıyorum.

Eskiden bir mesajın içine umut koyardım. Bir sessizliği günlerce düşünür, bir cümleden anlam çıkarır, bir insanın değişeceğine inanırdım.

Çünkü içimde hâlâ bekleyen bir çocuk vardı.

Kapının önünde duran, gelen her sesi “belki babamdır” diye dinleyen o küçük kız…

O hiç büyümemişti aslında.

Sonra Hasan geldi.

Ve ben fark etmeden o eski yarayı yeniden açtı ve ben bu yarayı yaşadım. Onun yazmasını beklerken, beni seçmesini isterken, değişeceğine inanırken…

Aslında geçmişe sesleniyordum. Ama insan bir gün yoruluyor. Birini sevmekten değil…

Sürekli umut etmekten yoruluyor. Ve bugün ilk kez içimde çok sessiz bir şey oldu: Beklemeyi bıraktım. Seviyordum hala ama vazgeçmeyi öğrenmiştim.

Bu öfke değildi. Kırgınlık bile değildi artık. Daha çok, uzun süredir omzumda taşıdığım bir yükü yere bırakmak gibiydi.

Çünkü bazı insanlar değişmiyor. Bazı sevgiler tamamlanmıyor. Ve bazı çocukluklar, insanın bütün yetişkinliğinin içine sızıyor.

Ama artık şunu biliyorum: Birinin gelmesi için kapıda duran çocuk ben değilim. Ben artık kapıyı kapatıp kendi hayatına yürüyebilen kadınım.

Hasan hâlâ aynı adam olabilir. Sessiz, dağınık, eksik, yaralı… Ama ben artık onu kurtarmaya çalışan kişi değilim. Çünkü insan bir yerden sonra şunu öğreniyor: Kendini kurtarmayan hiç kimseyi, başkası kurtaramıyor.

Ve galiba büyümek tam olarak bu:

Bir gün dönüp, içindeki o küçük kıza sessizce şunu söylemek: “Artık beklemek zorunda değilsin.”

Yıldız vermeyi unutmayın 😉
[Total: 0 Average: 0]
Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.