TEFRİKA ROMAN : ”Sessizliğin Kıyısında” 5.Bölüm, İnsan Neyi Arar Bu Şehirde ?

TEFRİKA ROMAN : ”Sessizliğin Kıyısında” 5.Bölüm, İnsan Neyi Arar Bu Şehirde ?
08/05/2026 13:24
30
A+
A-

Bay Sessizlik’in İçinden Geçen Hayatlar,

Tüm acılar korkaktır çünkü: Acıların kendisinden daha güçlü olan yaşamdır.

Bir yaz günüydü. Karşı evden bakınca güneş, sokağın tam ortasındaydı ve ağır bir sessizlik bırakmıştı yeryüzüne. Pencereler yarı açıktı; içeriden televizyon uğultuları, uzak tencere sesleri, bir de eski bir vantilatörün yorulmuş dönüş sesleri geliyordu.

Deniz uzakta değildi, hava tuz kokuyordu. Bir çocuk bisikletini sürerken geçti sokaktan.
Tekerin çıkardığı o ince ses, sıcaklığın içinde eriyip kayboldu.

Ağaçlar bile kıpırdamıyordu. Sanki dünya birkaç saatliğine nefesini tutmuştu.

Bir balkonun gölgesinde karpuz kesiliyordu. Bıçak kabuğa değdiğinde çıkan o tok ses, yazın en eski seslerinden biri gibiydi. Buzdolabından yeni çıkmış su şişelerinin üstü terliydi. Perdeler hafifçe dalgalanıyor, güneş odaların içine altın renkli lekeler bırakıyordu.

Ve insan yaz günlerinde biraz çocuk olur. Geçmiş daha yakın gelir. Eski şarkılar daha çok acıtır.
Birini özlemek bile başka türlü olur. Çünkü yaz, unutmaz. Sıcak, her şeyi yüzeye çıkarır: Bekleyişleri, eski aşkları, yarım kalmış cümleleri… İnsan o an anlamaz. Sadece yaşadığını sanır. Bir insanın seni sevmiş olabileceğini hissedersin ama sana iyi gelecek şekilde sevemediğini de görürsün o anlarda.

Bay Sessizlik, kendi sıkıcı tekrarlarından kurulmuş bir yol gibiydi.

Bir hikâye bitmeden diğerine başlayan, ikincisi bitmeden üçüncüsüne geçen… Bitirmeyi bilmeyen insanların taşıdığı o yorgunluk vardı üzerinde. Sanki hiçbir yerde tam kalamıyordu. Ve hiçbir yere tam gidemiyordu. Tıpkı tüketemeyen insanlar gibi…

Kısa sürede bizi bırakıp giden ama geride eksik bir his bırakan kişilikler gibi hep arada kalan bir adamdı. Ne tamamen yakın ne tamamen uzak. Onu neşeyle dinleyen insanlar vardı. Masalarda gülen kadınlar. Sesini merak edenler. Bakışını yanlış anlayanlar. Ama ben aynı masada otururken bile onda kaybettiğim bir şeyin izini arıyordum. Sanki onun içinde, eskiden bende olan bir duygunun gölgesi kalmıştı. Hasan bahtsızdı. Bunu ilk bakışta anlayamazdınız. Çünkü bazı insanlar mutsuzluğu iyi taşır. Gülümserken bile eksik görünmezler. Ama dikkatli bakınca, içlerinde sürekli kapanmayan bir kapı hissedersiniz. Her kadına başka gözle bakıyordu. Her yazının başka anlam taşıması gibi… Her dokunduğu insanın içinde başka bir eksikliğini arıyordu sanki. Ve ben bunu geç fark ettim: Bazı insanlar sevmez. Sadece kaybettikleri şeyi başka yüzlerde tekrar tekrar bulmaya çalışırlar. Kendi hayatına bile dışarıdan bakıyor gibiydi. Düşündüğü her şeyin altında başka bir anlam arıyordu. Ve insan bir süre sonra, sürekli anlam arayan birinin aslında hiçbir yerde duramadığını fark ediyor. Bazen konuşurken dalıyordu. Sanki bulunduğu yerde değilmiş gibi. Ben onun sessizliğini gizem sandım. Oysa bazı sessizlikler derinlik değil, kayboluştur.

Ve şimdi geriye dönüp baktığımda şunu görüyorum: Biz farkına bile varmadan, o adam bütün hayatımızın içine gömülmüştü. Bir mesajın arasına. Bir gecenin içine. Bir şarkıya. Bir bekleyişe.

Sonra ne oldu biliyor musun? Hiçbir şey.

İnsan bazen tam da bu yüzden mahvoluyor. Çünkü bazı hikâyeler büyük olaylarla değil yavaş yavaş insanın içine yerleşerek bitiyor. Her eşyanın yalnızca o olduğu bir dünyada huzurla yaşamanı isterdim. Kimsenin senden bir şey beklemediği, kimsenin seni tamamlamaya çalışmadığı, senin de kimsenin eksikliğini omuzlarında taşımadığın bir yerde… Belki ilk kez gerçekten dinlenebilirdin.

Seni görmek istiyorum, demiştim bir gece içimden. Ama bu, sana dokunmak isteyen bir özlem değildi sadece. Daha çok, yıllardır içimde taşıdığım o sessizliği bir insan yüzünde anlamlandırma isteğiydi.

Çünkü biliyordum: Görünce anlayacaktım neden görmek istediğimi. Bazı insanlar anlatılarak değil, yalnızca hissedilerek anlaşılır. Kimse benim kadar tanıyamaz seni diye düşünüyordum bazen. Bu kibir değildi.

Bu, uzun süre bir insanın eksikliğini izleyenlerin geliştirdiği garip bir sezgiydi. Çünkü insan, birinin söylediklerinden çok sakladıklarını öğreniyor zamanla.

Kimse senin geceleri yalnızken yaşadığın o ağır boşluk hissini bilemezdi. Sabaha kadar çalıştığın gecelerde, masanın başında otururken aslında ne kadar yalnız olduğunu…

Kalabalığın içinden çıkıp eve döndüğünde sessizliğin nasıl üstüne çöktüğünü…

Odalara da aşağı yukarı yürüdüğün o gecelerde, aslında hep bir başkasıyla yeniden olmak istediğini biliyordum. Ama bunun aşk olmadığını da hissediyordum artık. Daha çok, eksilen bir şeyi sürekli başka insanlarda aramak gibiydi.

Baban sen çok küçükken ölmüştü. Bu cümle yıllarca sadece bir bilgi gibi durmuştu önümde. Ama sonra fark ettim: Bazı kayıplar insanın hayatından biri eksilince değil, bağ kurma biçimi değişince anlaşılır.

Annen kendi yasını tutarken, sen duygularını hiç öğrenememiştin belki de. Çocukken çektiğin sıkıntıları, kendi hayatını, korkularını… Hiç anlatamadın. Bakışların bile yarım kalıyordu bazen. Ellerin titriyordu. Bunu çoğu insan fark etmiyordu.

Ama ben, bir insanın bedeninin bazen onun yerine konuştuğunu biliyorum.

Her yakınlaşmanda, her birine yeniden başlama çabanda kuramadığın o bağı kurmaya çalışıyordun.

Ama bağ, istemekle olmuyordu. Çünkü insan bazen en çok ihtiyaç duyduğu şeyi taşıyamıyordu.

Hayatında daha huzurlu bir anı bir kadınla hiç yaşayamadığını hissediyordum.

Tam yaklaşınca uzaklaşıyor, tam yakınlık başlayınca içine kapanıyordun.

Sanki biri sana gerçekten yaklaşırsa içindeki bütün dağınıklık ortaya çıkacakmış gibi korkuyordun.

Yalnızlıktan korkuyordun. Ama buna rağmen hep yalnız kalıyordun.

İnsan bazen en çok korktuğu şeyi tekrar tekrar yaşar.

Çünkü tanıdık acı, bilinmeyen huzurdan daha güvenli gelir.

Şunu biliyorum artık: Hayatta gizlenen sırların yeri olmuyor.

Bir insan ne kadar kaçarsa kaçsın, en sonunda kendi içindeki boşlukla aynı odada kalıyor.

Sen de öyleydin Bay Sessizlik.

Sürekli eğlence arayan, gürültünün içine karışan, başka yüzlerde başka başlangıçlar arayan bir çocuk gibi…

Ama insan kendinden kaçamıyor.

Ve ben seni sevdikçe şunu daha iyi anladım:

Bazı insanlar kötülükten değil, yarım kalmışlıklarından dolayı incitiyor.

Ama yarım kalmış olmak, başkalarını yarım bırakmayı haklı çıkarmıyor.


Şimdi sen de, beni neden gerçekten görmek istediğini söyleyebilecek misin?

Bunca insanın arasında, bunca yüzün içinde, neden dönüp dönüp aynı yere baktığını… Neden bazı insanların yalnızca bir insan değil de, insanın kendi içindeki eksik parçanın yankısı gibi hissettirdiğini anlatabilecek misin?

Çünkü ben artık şunu hissediyorum:

Sen bütün yüzlerin ardında başka bir kalp arıyordun.

Sana gerçekten bakabilecek, seni yalnızca dinlemeyecek, aynı zamanda içindeki o büyük sessizliği de duyabilecek birini…

Ama insan bazen bunu ararken, karşısındaki kişiyi değil; kendi kaybettiği tarafını bulmaya çalışıyor. Yalnız kaldığında duyduğun o müziğin içinde beni hatırladığını biliyorum.

Bazı geceler, sana yazdığım zamanları özlediğini, telefon ekranına uzun süre bakıp hiçbir şey yazamadan kapattığını, yürürken, araba kullanırken ya da kalabalığın içindeyken bir anda aklına düştüğümü hissediyorum.

Ama bunların hiçbiri geri dönüş değildi. Çünkü özlemek, insanın değiştiği anlamına gelmiyor. Bazen sadece boşluğun ses çıkarması oluyor.

Ve biliyorum…

Yürürken başını kaldırıp yüzlere baktığında, o an parlayan ifadelerin bile gerçek olmadığını hissediyorsun artık.

Çünkü insan çok uzun süre kaçınca, bir noktadan sonra herkesin gözünde kendi yorgunluğunu görmeye başlıyor.

Bazı yüzlerde büyüttüğün kederin izlerini gördüğünü çektiğin fotoğraflarda bile insanların eksik taraflarını yakaladığını düşünüyorum.

Sanki sen hiçbir zaman mutluluğu değil, kayboluşu görmeye daha yatkındın.

Bu yüzden her karede biraz hüzün vardım. Her bakışta biraz uzaklık.

Her gülüşte saklanan küçük bir yorgunluk.

Ve sonra her şey yavaş yavaş günlük hayatın içinde kayboldu.

Konuşmalar.

Mesajlar.

Merak.

Bekleyiş.

Bir zamanlar çok büyük hissettiren şeyler, zamanın içinde sıradanlaştı. Ama bazı sıradanlıklar insanın içine çöker. Sessizce. Ömrün boyunca herkesi aldattığını düşündüğünü hissediyorum bazen. Sadece kadınları değil… Kendini de. Çünkü insan en çok, olamadığı kişiyi taşırken yoruluyor.

Ve artık içindeki o çocuğun hiçbir zaman geri dönmeyeceğini biliyorsun.

Babasını kaybettiği yerde kalan, korktuğunu söyleyemeyen, bağlanmak istediği halde bağ kurmayı öğrenemeyen o küçük çocuk…

Bir yerden sonra büyümüyor. Sadece saklanıyor.

Kendi kendine çok kötü şeyler yaptığını hissediyorum.

İnsanlara değil sadece… Kendi ruhuna da. Çünkü bazı insanlar acıyı dışarıdan değil, içeriden büyütür.

Ve sonra bir gün şunu söylerler:

“Artık ne kendime dayanacağım ne de kendimi aldatacağım.”

Ama insan kendinden kaçamıyor Bay Sessizlik.

Gürültüye karışsa da, başka yüzlere dönse de, yeni hikâyeler kursa da…

Gece olduğunda herkes yine kendi içindeki sessizliğe dönüyor. Ve bazı sessizlikler, yıllarca konuşulmayan acıların mezarı gibi duruyor insanın içinde.

Yıldız vermeyi unutmayın 😉
[Total: 1 Average: 5]
Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.