TEFRİKA ROMAN ”Sessizliğin Kıyısında” 10.Bölüm, Altın Koza Zamanı

TEFRİKA ROMAN ”Sessizliğin Kıyısında” 10.Bölüm, Altın Koza Zamanı
12/05/2026 20:40
60
A+
A-

Ömür Hanım ve babası okula geldiler. Okulun kayıt masası girişteydi. Cilası dökülmüş uzun bir tahta masa. Üzerinde mühürler, mürekkep lekeleri, çay izleri ve bir de kimsenin açıklayamadığı tuhaf bir karanfil kokusu vardı. Söylentiye göre o masa, yıllar önce okulun ilk öğrencilerinden birinin çeyiz sandığından yapılmıştı. Bu yüzden ona dokunan her kız, içinden sakladığı bir sırrı masaya bırakırmış.

Kadın defteri açtı. Defter o kadar eskiydi ki sayfaları çevrilirken içinden deniz kokusu yükseliyordu. Kadın ismi yazacağı sırada durdu.

“Buraya gelen kızların kaderi biraz değişir,” dedi sessizce.
“Kimisi şiir yazar. Kimisi âşık olur. Kimisi bir tren sesi duyunca yıllarca ağlar.”

Ömür Hanım ürperdi.

“Fotoğraf gerçektir, sinema ise saniyede yirmi dört kere gerçektir.”

GÜNÜMÜZ

ADANA’YA GİDEK Mİ ?

Yollar insanı yalnızca bir şehre götürmezdi; insan bazen bir iklimin içine girerdi çıkamazdı artık. Toroslar’ın kıvrımlarından geçerken otobüsün camında kendi yüzünü değil, yıllardır konuşmaktan kaçtığı geçmişini görürdü insan. Akdeniz’den Adana’ya uzanan yol, deniz tuzundan pamuk sıcağına geçen uzun bir rüyaydı sanki. Muz seralarının naylonları rüzgârla titrer, dağların gölgesi bazen yolu yutar, bazen de göğe kadar açılırdı.

Yol boyunca portakal çiçeği kokusu duyulurdu ama kimse bunun gerçekten portakal kokusu olup olmadığından emin değildi. Çünkü o yollarda bazı kokular eski aşklardan kalırdı. İnsan birini unutamazsa, dünya onun kokusunu saklamaya devam ederdi. Şoför radyoyu açtığında eski bir arabesk çaldı; türkü bir anda bütün virajlara yayıldı. O sırada dağların arasında beyaz bir at görüldü. Kimse görmediğini söyledi sonra. Adana yollarında bazı şeyler yalnızca kalbi kırık olanlara görünürdü çünkü.

Camı biraz araladım. Reçine kokusu içeri doldu. İçimde yıllardır konuşmayan bir çocuk uyandı o anda. Şehirler insanın yaşını büyütürdü; Adana ise insanın içindeki eski yaraları uyandırırdı. Deniz arkada kalmıştı ama tuz hâlâ dudaklarımdaydı. Sanki vedalaşamadığım herkes dilimin ucunda yaşıyordu.

Sonra yağmur başladı. Akdeniz yağmuru değildi bu; gökten değil, hatıralardan yağıyordu sanki. Yolun kenarındaki tarlalar bir anda suyla doldu. Şoför yavaşladı. Camdan baktığımda suyun içinde yürüyen insan siluetleri gördüm. Eski zamanlardan kalmış gibiydiler. İçlerinden biri dönüp bana baktı. Hasan’a benziyordu ama daha gençti; yüzünde yıllardır kaybettiğim bir sessizlik vardı. Göz göze geldik yalnızca bir an. Sonra yağmur yoğunlaştı ve siluet kayboldu.

Adana’ya yaklaşırken hava değişti. İnsan bunu teninde hissederdi önce. Nem, insanın boynuna usulca dokunur; geçmiş, omzuna otururdu. Şehir uzaktan sarı bir düş gibi görünürdü gece vakti. Ne tam gerçek ne tam hayal. Bazı insanlar Adana’ya gelir, bazılarıysa Adana tarafından çağrılırdı. Ben hangisiydim bilmiyordum.

O gece şehre vardığımda sokak lambalarının altında su birikintileri vardı. Her birinin içinde başka bir hayat duruyordu sanki. Eğilip baktım; birinde çocukluğumu gördüm, birinde annemin gençliğini, birinde de seni. İnsan en çok kimi seviyorsa, şehir ona onun hayalini gösterirdi belki.

Bir çay bahçesine oturdum. Garson bana hiçbir şey sormadan çay getirdi. “Yol yorgunusunuz,” dedi yalnızca. Şaşırdım. Çünkü bazı şehirlerde insanlar birbirinin kalbini yüzünden okurdu. Çayı içerken yağmur yeniden başladı. Ve ben o anda anladım: Yolculuklar bir yere varmak için değil, insanın içindeki sele isim vermesi için vardı.

Adana’da akşam olmak yavaş yavaş terleyen bir aynaya bakmak gibiydi. Şehir gündüz başka, gece başka konuşurdu insanla. Güneş çekilince asfaltın sıcağı hemen gitmezdi; kaldırımlar bütün gün biriktirdiği harareti usulca geri verirdi geceye. Havada kebap dumanı, portakal kabuğu ve eski taş binaların serin kokusu birbirine karışırdı. İnsan yürüdükçe yalnız sokaklarda değil, zamanın içinde ilerlediğini hissederdi.

Taşköprü’nün üstünde durduk bir süre Ömür Hanım ile. Seyhan ağır ağır akıyordu ama nehir sanki yalnız su taşımıyordu; eski yazları, unutulmuş konuşmaları, yarım kalmış sevdaları da götürüyordu beraberinde. Köprünün taşlarına dokundum. Sıcaktı hâlâ. Bazı şehirlerde taş bile hafıza tutardı. Adana öyle bir yerdi işte. İnsan bir duvara yaslansa geçmiş omzuna dokunurdu sanki.

Adana Kız Lisesi’nin önünden geçerken rüzgâr bahçedeki ağaçları hafifçe salladı. Bir an için okulun eski yıllardaki seslerini duydum sandım; önlüklü kızlar, teneffüs zili, uzaklardan gelen bir radyo sesi…Selda Bağcan…

 Sonra hepsi kayboldu. Adana’da anılar yok olmazdı; yalnızca görünmez olurdu. Şehir onları sıcak havanın içinde saklardı.

Kumaşçılar Çarşısı her zamanki gibi kalabalıktı. Dükkânların önünde kumaş ruloları üst üste dizilmişti; ketenler, satenler, ince tüller… Her kumaş başka bir hayat gibi duruyordu. Bir kadın elini mor bir ipeğe sürdü mesela; yüzü bir anda değişti. Sanki yıllar önce giymediği bir elbiseyi hatırladı. Çünkü kumaşlar yalnız kumaş değildi, insanın olamadığı hayatların ihtimaliydi biraz da.

Esnafın sesi birbirine karışıyordu. Pazarlık burada yalnız alışveriş değildi; küçük bir tiyatroydu adeta. Herkes rolünü biliyordu. Çaycı ince belli bardaklarla geçiyor, uzaktan biri kahkaha atıyor, tavandaki eski vantilatörler ağır ağır dönüyordu. O sırada bir dükkânın içindeki aynada kendimi gördüm. Ama aynadaki yüz bana ait değil gibiydi. Daha eski, daha yorgun bir yüz baktı bana birkaç saniye. Sonra ışık değişti, kayboldu. Adana’da insan bazen kendi hayaletine rastlardı.

Akşam iyice çökerken Bankalar Caddesi’nin ışıkları yandı. Kalabalık hâlâ eksilmemişti. Şehir yoruluyordu ama durmuyordu. Adana’nın garip yanı buydu belki; ne kadar hüzün taşısa da yaşamayı bırakmıyordu. İnsanlar içindeki kırıkları saklamayı öğrenmişti burada. Gülüşlerin altında yorgunluk, öfkenin altında kırgınlık vardı.

Sonra duygulardan konuşmaya başladık. Bazı duygular insanın içine çocukken yerleşirdi ve yıllarca çıkmazdı. Özellikle bu şehirde insanlar sevgiyi yüksek sesle söylemezdi belki ama öfkeleri, suskunlukları, bakışları her şeyi anlatırdı. Çünkü Adana’da insanlar bazen konuşarak değil, susarak severdi birbirini.

Ve gece ilerledikçe anladım ki bu şehirde herkes biraz yaralıydı ama kimse yarasını tamamen kapatmıyordu; sıcak havada kabuk bağlayan acılar gibi taşıyordu içinde.

İnsan bazen kaderin büyük olaylarla değil, küçük bakışlarla yazıldığını çok geç anlıyordu.

Çocukluğumuzda bize nasıl bakıldıysa, yıllar sonra dünyaya da öyle bakıyorduk çünkü. Eğer bir çocuk sevildiğini hissederek büyüdüyse, dünya ona daha aydınlık görünürdü. Ama bir çocuk sessizliğin içinde büyüdüyse, yetişkin olduğunda bile herkesin onu terk edeceğinden korkardı. İnsan en çok çocukken kırıldığı yerden yoruluyordu hayatta.

Adana’nın eski mahallelerinde bunu hissederdin. Bazı evlerin duvarları dökülürdü ama içlerinde hâlâ hayat vardı. Balkonlarda çamaşırlar sallanır, eski radyolar çalar, akşamüstü kadınlar kapı önlerine sandalye atardı. Şehir insana şunu öğretirdi: Kırık olmak her zaman yıkılmış olmak demek değildi. Ve insanlar yaralarıyla birlikte yaşamayı öğrenmişti burada.

O gün eski bir sokağın içinden yürürken yaşlı bir adam gördüm. Elinde küçük bir kafes taşıyordu. İçinde kuş yoktu ama adam kafesi dikkatle taşıyordu yine de. Yanından geçerken bana dönüp “Bazı şeyler boşalsa da ağırlığı kalıyor,” dedi. Sonra yürüyüp gitti. Gerçek miydi bilmiyorum. Adana sıcağında bazen insanlar mı hayal olurdu, yoksa hayaller mi insan kılığına girerdi ayırt edemezdi insan.

Hayatın insanı eğiten bir tarafı vardı. Acılar bazen bir öğretmen gibi girerdi insanın hayatına. İlk başta yalnızca can yakıyor sanırdın ama yıllar geçince hangi yaraların seni değiştirdiğini anlardın. İnsan en çok da mecbur kaldığı şeylerden büyüyordu. Çünkü mutluluk insanı uyuturdu bazen; ama kayıp insanı uyandırırdı.

Bir çay ocağında oturduk sonra. İnce belli bardakların içindeki çay ışıkta kızıl görünüyordu. Masaların üstünde eski yanık izleri vardı. Garson çocuk dalgın dalgın dışarı bakıyordu. Herkesin içinde görünmeyen bir hikâye taşıdığı belliydi. Adana’da insanlar çok konuşurdu ama asıl mesele söyledikleri değil, sustuklarıydı. Çünkü bu şehirde insan acısını doğrudan anlatmazdı; sigarasını biraz sert söndürmesinden, gözünü kaçırışından, gece vakti ansızın yürüyüşe çıkmasından anlardın her şeyi.

Sonra düşündüm; insan neden bazı insanları unutamazdı? Belki de herkes hayatında bir kişiyi olduğu gibi değil, eksik kalan haliyle seviyordu. Tamamlanmayan şeyler insanın içinde yaşamaya devam ediyordu çünkü. Yarım kalan bir konuşma, söylenmeyen bir cümle, tutulmayan bir el… Zaman geçse bile kaybolmuyordu bunlar. Sadece insanın içine yerleşiyordu.

Gece ilerledikçe şehir sessizleşti. Ama Adana’nın sessizliği bile başka şehirlerin gürültüsü gibiydi. Uzaklardan bir motosiklet sesi geldi, bir evin balkonunda televizyon açıktı, sokak lambasının altında bir kedi oturuyordu. Derken rüzgâr hafifçe esti. Portakal ağacının dalları kıpırdadı. O anda biri ismimi fısıldadı sandım. Arkama döndüm; kimse yoktu. Ama böyle şehirlerde insan yalnız kalınca geçmiş onunla konuşmaya başlardı. Adana’nın gecesi biraz da buydu zaten: İnsanı kendi kalbinin iç sesiyle baş başa bırakması.

Şunu anladım: İnsan, kendi değerini bilmediğinde, hayat ona paslı bir aynanın içinden bakıyor. Ne kadar ışık olursa olsun, görüntü hep eksik kalıyor. O gün bunu düşünüyordum; dünyanın bütün yolları sanki aynı hüzne çıkıyordu. Mutlu insanların bile gözlerinde ince bir yorgunluk vardı. Belki de yaşam dediğimiz şey, insanın kendi ruhunu kaybetmeden yürümeye çalıştığı uzun bir çarşıydı.

Adana’nın eski sokaklarına o akşamüstü indiğimde gökyüzü bakır rengiydi. Kazancılar Çarşısı’nın dar geçitleri, sıcakla birlikte nefes alıp veriyordu sanki. Dükkânların tabelaları rüzgârda hafifçe sallanıyor, eski harfler birbirlerine yaslanarak fısıldaşıyordu. Çarşının girişinde ilk önce ses vurdu yüzüme: bıçakların tahtaya çarpışı, közün çıtırtısı, ustaların birbirine karışan bağırışları… Ardından koku geldi. Acı biber, yanmış yağ, sumak, taze maydanoz ve közlenmiş etin ağır buğusu. İnsan o kokunun içinde yürürken yalnızca acıkmıyor; geçmişini de hatırlıyordu.

Bir kebapçı dükkânının önünde durdum. Usta, şişleri ateşin üzerine dizerken alevler garip biçimde uzuyor, sanki ete değil de insanların sakladığı kederlere dokunuyordu. Her kıvılcım havaya yükseldiğinde çarşının üstünde kısa süreli yıldızlar beliriyordu. Kimse bunu fark etmiyordu; çünkü Adana’da mucizeler bile gündelik hayatın içine karışırdı. Çırak elindeki lavaşları taşırken gölgeler onun peşinden değil, önünden yürüyordu. Yaşlı bir adam masada şalgam içerken bardaktaki mor renk ağır ağır geceye dönüşüyordu.

Usta bana dönüp hiçbir şey sormadan bir tabak bıraktı önüme. İnce doğranmış soğanların üzerine serpilmiş sumak, sanki yıllardır susmuş birinin kırılmış kalbiydi. Domatesler fazla kırmızıydı; insan onların topraktan değil de güneşten yetiştiğini düşünebilirdi. İlk lokmayı aldığımda zaman bir anlığına durdu. Çarşıdaki bütün sesler derin bir kuyunun içine düşmüş gibi uzaklaştı. Ateşin içinden geçen etin tadında çocukluğum vardı; annemin sustuğu akşamlar, babamın pencere önünde sigara içişi, yarım kalmış vedalar… İnsan bazen bir yemeğin içinde kendi hayatını buluyordu.

Sonra fark ettim: Bu şehirde yemek yalnızca karın doyurmazdı. Burada insanlar birbirlerinin yalnızlığına ekmek banardı. Esnafın yüzündeki çizgiler, müşterilerin acele adımları, gece boyunca sönmeyen ocaklar… Hepsi görünmeyen bir hikâyenin parçalarıydı. Adana’nın sıcağı sadece insanın tenine değil, ruhuna da yapışıyordu.

Çarşıdan çıkarken hava kararmıştı. Arkama baktığımda dükkânların ışıkları birer yıldız gibi titriyordu. Ve o an şunu hissettim: Bazı şehirler insana yalnızca bir anı vermez. Sessizce içine yerleşir. İnsan başka yerlere gitse bile, bir köşede hâlâ közün başında oturur. Çünkü bazı tatlar damakta değil, ruhun en derin yerinde kalır.

Eylül, Adana’ya her yıl aynı sessizlikle gelirdi. Önce gökyüzünün rengi değişirdi; yazın kavurucu mavisi, eski bir film şeridi gibi solmaya başlar, akşamları sokak lambalarının etrafında görünmeyen sahneler dolaşırdı. Sonra bir sabah insanlar fark ederdi ki şehir artık yalnızca bir şehir değildir. Adana, sinemanın içine dönüşmüştür.

Sokaklara afişler asılırdı o günlerde. Dev yüzler binaların duvarlarından aşağı sarkar, gece olduğunda gözlerini kırpar gibi görünürdü. Kimi insanlar bunun sıcak havadan kaynaklandığını söylerdi ama Adanalılar bilirdi; festival başladığında filmler perdeden taşıp şehrin içine karışırdı. Kaldırımlarda yürüyen herkes biraz oyuncuya, biraz hayalete dönüşürdü.

Akşam olunca merkez parkın yanında kurulan açık hava sinemasına insanlar sessizce akardı. Sandalyeler gökyüzüne dönük dizilir, perde rüzgârın içinde ağır ağır nefes alırdı. Bir yanda yıldızlar, bir yanda beyaz perde… Hangisinin gerçek olduğunu ayırt etmek zorlaşırdı bazen. Çünkü Adana’da gece, insanın aklıyla oynayan bir şeydi; sıcak bile karanlığın içinde canlıymış gibi dolaşırdı.

O gece ben de kalabalığın arasına karıştım. Yanımda oturan yaşlı adamın yüzü tanıdık geliyordu ama onu nereden bildiğimi çıkaramıyordum. Film başlamadan önce cebinden eski bir sinema bileti çıkarıp avucuma bıraktı. Biletin üstünde tarih yoktu. Sadece silik harflerle şu yazıyordu: “Bazı filmler bitince başlamış olur.”

Perde birden aydınlandı.

Salon karardığında dünyanın sesi kesildi. Şehrin korna sesleri, insanların konuşmaları, uzaktan geçen motosikletler… Hepsi derin bir kuyunun içine düşmüş gibi kayboldu. Sadece görüntü kaldı. Ve o an anladım: İnsan film izlerken aslında kendi ruhunun karanlık tarafına bakıyordu.

Filmde yağmur yağıyordu. Perdede yürüyen kadın ağladıkça gökyüzünde gerçek bulutlar toplandı. Seyirciler bunu fark etti ama kimse şaşırmadı. Çünkü Altın Koza zamanı, Adana’da gökle perde arasında ince bir bağ kurulurdu. Filmde biri sigara yaktığında sokakta tütün kokusu yayılır, bir karakter öldüğünde şehirde ansızın elektrikler kesilirdi.

Yan koltuktaki yaşlı adam bir ara kulağıma eğilip fısıldadı:

“Perde dediğin şey, yaşayanlarla hatırlayanlar arasındaki duvardır.”

Sesi eski bir plak gibiydi; çatallı ve uzak.

Film ilerledikçe insanlar değişmeye başladı. Genç bir kadın sessizce çocukluğuna döndü. Bir adam yıllardır unuttuğu annesinin yüzünü hatırladı. En arkadaki çocuk ise hiç yaşamadığı bir aşkın acısıyla ağlıyordu. Çünkü bazen filmler insana yaşamadığı anıları bile verirdi.

Gece derinleşti. Perdenin beyazlığı ay ışığına karıştı. Bir an için oyuncuların perdeden çıkıp sandalyelerin arasında dolaştığını gördüm. Yüzleri solgundu; eski Yeşilçam oyuncularına benziyorlardı. Kimisi sigara içiyor, kimisi seyircilerin omzuna dokunuyordu. İnsanlar bunu hissetse bile başlarını çevirmiyordu. Adana’da bazı mucizeler görmezden gelinerek yaşanırdı.

Film bittiğinde kimse hemen ayağa kalkmadı. Çünkü gerçek dünyaya dönmek kolay değildi. Herkes birkaç saniye daha karanlıkta oturdu; sanki biraz önce yaşadığı hayatı bırakmak istemiyordu. Sonra ışıklar yandı. İnsanlar ağır ağır dışarı çıktı.

Ama şehir aynı şehir değildi artık.

Sokak lambaları eski projektörler gibi titriyordu. Seyhan Nehri’nin üstünde görüntüler akıyor, suyun içinde siyah beyaz sahneler beliriyordu. Bir kadın kahkahası rüzgâra karıştı. Uzakta bir yerlerde görünmeyen bir orkestra film müziği çalıyordu.

Yürürken cebimdeki eski sinema biletine dokundum. Kağıt sıcaktı. Çıkarıp baktığımda yazı değişmişti.

“Bazı şehirler insanı değil, insanın hikâyesini izler.”

O an anladım: Altın Koza yalnızca bir festival değildi. Her eylül ayında Adana’nın üzerine çöken eski bir büyüydü. Ve o büyü başladığında insanlar birkaç günlüğüne kendi hayatlarının seyircisi oluyordu.

Filmden sonra geceyi üzerimize alıp yürümeye başladık. Adana’nın sokakları hâlâ perdeden taşan görüntülerle doluydu; sanki biraz önce izlediğimiz sahneler kaldırımlara sinmişti. Seyhan Nehri kıyısına indiğimizde suyun üstünde ay değil, eski bir siyah beyaz filmin ışığı titreşiyordu. Taş Köprü’nün kemerleri geceyle birlikte büyümüş gibiydi. İnsan köprünün ortasında durunca yalnızca nehre değil, geçmişine de bakıyormuş hissine kapılıyordu.

Hasan yanımda sessiz yürüyordu sanki. Sessizliği, konuşmaktan daha ağırdı. Bazı insanların yanında insan kendi iç sesini bile farklı duyardı; Hasan öyle biriydi. Onunla ilk kez gerçekten yan yana geldiğimde bunu anlamıştım. Yıllardır zihnimde taşıdığım biri, şimdi aynı kaldırımlarda benimle yürüyordu. Fakat garip olan şuydu: Ona kavuşmuş gibi değil, onu yıllardır kaybetmişim de sonunda bulmuşum gibi hissediyordum.

Merkez Park’ın içinden geçtik. Çimlerde oturan aileler vardı; çocuklar koşuyor, gençler bisiklet sürüyor, uzaktan gelen mısır kokusu geceye karışıyordu. Ama bütün bunların arasında tuhaf bir şey hissediliyordu. Parktaki insanların gölgeleri kendilerinden birkaç saniye geç hareket ediyordu. Bir kadın kahkaha attığında sesi havada asılı kalıyor, birkaç adım sonra tekrar duyuluyordu. Adana geceleri bazen zamanı düz bir çizgi olmaktan çıkarırdı.

Hasan durup nehre baktı.

“Bazı şehirler insanı bırakmaz,” dedi usulca. “Gitsen bile seni içinde taşımaya devam eder.”

Hayalimdeydi.Sesi yorgundu. Sanki yalnız bana değil, yıllardır içinde sakladığı başka birine de konuşuyordu.

Sabancı Merkez Camii’nin ışıkları suya vuruyordu o sırada. Kubbe, gece göğünün içinde ikinci bir ay gibi duruyordu. Caminin minareleri bulutlara değiyor gibiydi; insan bakınca onların dünyaya değil, başka bir zamana ait olduğunu düşünüyordu. Rüzgâr hafiflediğinde minarelerden görünmeyen kuşlar yükseliyor, karanlığın içinde sessizce dağılıyorlardı.

Hasan’a baktım. Kalabalığın içinde sıradan biri gibi görünüyordu belki; açık renk gömleği, omzundaki eski çanta, elinde taşıdığı nikon marka fotoğraf makinesi… Ama gözlerinde garip bir kırgınlık vardı. İnsan bazen birini ilk görüşte tanırdı. Yüzünü değil; yalnızlığını tanırdı. Hasan’ın gözlerinde de yıllardır konuşmayan bir hikâye yaşıyordu. O günler gözümde canlandı. Onu nasıl özledim.

Taş Köprü’nün üstüne çıktığımızda şehir bir anlığına sustu.

Gerçekten sustu.

Ne araba sesi kaldı ne müzik. Rüzgâr bile hareket etmiyordu artık. Sanki bütün Adana nefesini tutmuştu. Hasan o sırada başını bana çevirdi. Gözlerinde, yıllardır rüyalarımda gördüğüm o tanıdık ifade vardı. Ve o an korkutucu bir şey fark ettim:

Ben bu anı daha önce yaşamıştım.

Aynı köprü. Aynı gece. Aynı bakış.

Ama ne zaman olduğunu hatırlayamıyordum.

İnsan bazen geleceği değil, geçmişte unutulmuş bir zamanı yeniden yaşardı. O his içime çöktüğü anda nehrin yüzeyi titremeye başladı. Suyun üstünde görüntüler oluşuyordu şimdi; çocukluğumdan parçalar, eski evler, annemin pencere önünde duran silueti, yarım kalmış cümleler…

Hepsi akıntıyla birlikte geçip gidiyordu.

Hasan görüntülere bakıp hafifçe gülümsedi.

“Hatırlamaya başladın,” dedi.

Ne demek istediğini soramadım. Çünkü o anda köprünün öbür ucunda duran kadını gördüm.

Limon sarısı bir elbise giymişti. Saçları rüzgâr olmadan hareket ediyordu. Elinde ince bir kitap vardı ve yüzü gölgede kaldığı hâlde gözlerini seçebiliyordum. Beni tanıyormuş gibi bakıyordu.

Kalbim aniden hızlandı.

Çünkü o kadın, yıllardır yazdığım bütün hikâyelerin içinde vardı. Bazen bir cümlede, bazen bir düşte, bazen de yalnızca bir koku gibi…

Ama ben onu daha önce hiç görmemiştim.

Yıldız vermeyi unutmayın 😉
[Total: 0 Average: 0]
Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.