TEFRİKA ROMAN ”Sessizliğin Kıyısında” 9. Bölüm İki Ayrı Masal

TEFRİKA ROMAN ”Sessizliğin Kıyısında” 9. Bölüm İki Ayrı Masal
11/05/2026 21:11
52
A+
A-

İki Ayrı Masal

Adana’nın sıcağı bazı günler yalnızca insanın tenine değil, hafızasına da yapışırdı; insan ne kadar büyürse büyüsün çocukluğunun bir köşesinde kalmış sesleri, kokuları ve yarım kalmış cümleleri yeniden duymaya başlardı. Ömür Hanım’ın da böyle iki ayrı masalı vardı sanki: Biri gerçekten yaşadığı hayat, diğeri ise yalnızca geceleri ortaya çıkan ve kimsenin tam olarak inanamadığı gizli hayatıydı. O, hangisinin gerçek olduğunu hiçbir zaman açıklamazdı; bazı hikâyeler anlatıldığı anda büyüsünü kaybederdi.

On iki yaşındayken kırmızı bir çantası vardı. Çantanın üst cebinde gümüş renkli bir fermuar bulunur, güneşe tutulduğunda sanki içinde küçük bir yıldız saklıymış gibi parıldardı. Babası o çantayı Adana’dan getirmişti. O gün çantayı eline aldığı anda, dünyanın artık eskisi gibi kalmayacağını anlamıştı. Çünkü eşyalar yalnızca eşya değildir; insanın kaderine açılan sessiz kapılardır.

Babası “Okula gidiyorsun artık,” dediğinde çocuk, bunu yalnızca bir okul yolculuğu sanmıştı. Okul kaydına gidiyorlardı. Oysa yol, Toros Dağları’nın eteklerinden geçerken başka bir zamana dönüşüyordu. Dar patikalar insanın aklını karıştırıyor, taşların arasından çıkan yabani otlar gece olunca fısıldaşmaya başlıyordu. Dağa tırmandıkça dünya küçülüyor, tepeden bakıldığında her şey oyuncak gibi görünüyordu: insanlar, evler, faytonlar, atlar ve uzaklardan geçen otobüsler…

Çocukluk bazen durup gökyüzüne bakıyor, bulutların aslında bir yere yetişmeye çalışan yaşlı kadınlara benzediğini düşünüyordu.

Bir gün yine aynı yokuştan koşarak geçerken kayaların arasından bir ses duydu. Ses, ne rüzgâra ne de insana benziyordu. Sanki taşların içinden konuşan eski bir zaman vardı.

“Yavaş koş,” dedi o ses. “Bazı yollar acele edenleri hatırlamaz.”

Çocuk korkmadı. Çünkü o dağlarda korku, insanlar kadar sıradandı. Çalılıkların üzerinden atladı, sivri kayaların yanından geçti; fakat her kayanın başka bir yüzü olduğunu o gün öğrendi. Bazıları yalnızca taştı, bazılarıysa geceleri yer değiştiriyordu. Sabah başka yerde duran bir kayanın akşam yolun ortasına çıktığı görülürdü. Köyde yaşlı kadınlar bunun cinlerden değil, unutulmuş insanlardan kaynaklandığını söylerdi. Çünkü unutulan herkes sonunda taşa dönüşürdü.

Çocuk bunlara inanırdı. Zaten çocuklar, dünyanın gerçek yüzünü büyüklerden daha iyi bilirlerdi.

Evlerinin bahçesindeki çiçekler de sıradan değildi. Özellikle akşamüstleri, güneş toprağın üzerine bakır rengi bir gölge bıraktığında, çiçekler kendi aralarında konuşmaya başlardı. En çok da sardunyalar konuşurdu. Ömür Hanım kulağını yaklaştırınca onların birbirine sır anlattığını duyardı. Bir çiçek diğerine, “Bugün çocuk yine mutsuzdu,” der; öteki, “Gece yağmur gelecek, biraz uyusun,” diye karşılık verirdi.

Bulutlar ise büsbütün tuhaftı. Ne zaman canı sıkılsa gökyüzü onun yerine ağlamaya başlardı. Kimse bunu fark etmezdi ama çocuk bilirdi: Bazı insanlar üzülünce bulutların rengi koyulaşırdı. Bu yüzden yağmurun yalnızca hava olayı olduğuna hiç inanmadı. Ona göre yağmur, dünyada ağlayacak yer bulamayan insanların göğe bıraktığı kederdi.

Geceleri yazlık sinemanın ışıkları mahalleye vururdu. Perdeden taşan beyazlık bazen evlerin duvarlarına kadar ulaşır, insanlar uyurken rüyalarının içine karışırdı. O gecelerde herkes biraz başka biri olurdu. Yorgun işçiler kendilerini kahraman sanır, sessiz kadınlar içlerinden türkü söylemeye başlar, çocuklar ise sabaha kadar uçabileceklerine inanırdı. Çünkü sinema yalnızca film göstermiyordu; insanların gizlediği hayatları görünür kılıyordu.

ÖmÜr Hanım yıllar sonra dönüp çocukluğunu düşündüğünde en çok o kırmızı çantayı hatırladı. Çünkü çantanın içinde defterlerden çok daha fazlası vardı: Yarım kalmış bir hayat, söylenememiş cümleler, taşların arasına saklanmış sırlar ve yalnızca çocukların görebildiği görünmez bir dünya… Ve insan büyüdükçe, o dünyaya geri dönmenin ne kadar zor olduğunu anlıyordu.

Babası onun Adana’ya ilk okula gelişini yıllarca aynı heyecanla anlatmıştı; sanki bir şehre değil de insanın kaderine doğru yapılan uzun bir yolculuktu bu. Çocuk, kırmızı çantasını sıkıca göğsüne bastırarak otobüsün arka tarafındaki pencere kenarına oturmuş, Toros Dağları’nın arasından kıvrılarak ilerleyen yolu sessizce izliyordu. O zamanlar yollar bugünkü gibi değildi; insan bir yere giderken yalnızca mesafe aşmaz, başka bir iklime, başka bir hayata ve hatta başka bir zamana geçerdi.

Toroslar uzaktan bakıldığında sessiz görünürdü ama insan içine girdikçe dağların aslında konuştuğunu anlardı. Kayaların arasından geçen rüzgâr bazen yaşlı bir adam gibi homurdanır, bazen de eski bir türküyü unutmuş bir kadın gibi ince ince ağlardı. Virajlar hiç bitmezdi. Otobüs ağır ağır yükselirken aşağıdaki uçurumlarda saklanan dere yatakları bir an görünüp kaybolur, çam ağaçlarının reçine kokusu camlardan içeri süzülürdü. Çocuk, dağların arasında ilerledikçe dünyanın yavaşladığını hissederdi; çünkü Toroslar insanı acele etmekten vazgeçiren eski bir sabra sahipti.

Otobüsün içinde herkes başka bir düşüncenin içine gömülmüştü. Arka sıralarda uyuyan çocuklar vardı. Bir kadın elindeki mendille durmadan yüzünü siliyor, yaşlı bir adam gözlerini kapatmış belli belirsiz dua ediyordu. Şoför bazen radyonun sesini açıyor, Müslüm Gürses’in sesi dağların içine yayılıyordu. Türkülerin arasında insanın içini sızlatan uzun bir yalnızlık vardı. Çocuk o zaman anlamasa da bazı seslerin insanın içine yıllar sonra bile çıkmamak üzere yerleştiğini büyüdüğünde öğrenecekti.

Yol uzadıkça hava değişmeye başladı. Dağların serinliği azaldı; sıcak, daha şehre varmadan insanın yüzüne dokunuyordu. Torosların arasından çıkıldığı anda sanki görünmez bir kapı açıldı. Önlerinde sonsuzmuş gibi duran düzlükler uzanıyordu artık. Güneşin altında parlayan toprak, pamuk tarlaları ve ufka doğru ince bir çizgi gibi uzayan yollar… Çocuk, dağların sessizliğinden sonra bu açıklığın insanı biraz korkuttuğunu düşündü. Çünkü yalnızlıklar dağlarda değil, sonsuz düzlüklerde büyürdü.

O sırada otobüsün camında tuhaf bir şey oldu. Çocuk alnını cama yasladığında kendi yansımasının arkasında başka yüzler gördü. Tanımadığı insanlar… Kimi elinde bavul taşıyor, kimi sessizce bir yere yürüyordu. Sonra hepsi bir anda kayboldu. Çocuk bunu kimseye anlatmadı. Çünkü bazen şehirler insanı daha gelmeden içine çağırırdı; Adana da öyleydi. Şehir, ona uzaktan bile kendi hikâyelerini göstermeye başlamıştı.

Yol kenarlarında kerpiç evler, ağır ağır ilerleyen kamyonlar ve benzinliklerin gölgesine sığınmış insanlar görünüyordu. Sıcaktan bunalan köpekler toprakta uyuyor, kavak ağaçlarının gölgesi bile yorgun düşüyordu. Çocuk, asfaltın üzerinden yükselen sıcaklığı izlerken yolun dalgalandığını gördü. Bir an için yol eriyormuş gibi oldu. Babası bunun sıcaktan kaynaklandığını söyledi ama çocuk buna inanmadı. Ona göre Adana’ya yaklaşınca yollar bile gerçek şeklini unutuyordu.

Sonunda şehir uzaktan görünmeye başladı. Hava hâlâ güneş doluydu ama şehir kendi ışığını ayrıca taşıyordu. Adana, akşamüstü bile sanki içten içe yanıyordu. Otobüs terminale girdiğinde ilk hissettiği şey sıcak değil, ses oldu. Simitçilerin bağırışları, çaycıların sesleri, birbiriyle konuşan insanların telaşı…

Her şey aynı anda hareket ediyor gibiydi. Şehir yaşayan büyük bir organizmaya benziyordu; nefes alıyor, konuşuyor ve insanı içine çekiyordu.

Çocuk otobüsten inerken kırmızı çantasını yine sıkıca tuttu. Çünkü o anda yalnızca bir şehre gelmediğini hissetti. Sanki görünmeyen bir kapının eşiğinden geçmişti. Arkasında kalan dağlar artık başka bir dünyanın parçasıydı. Önünde duran Adana ise hem gerçekti hem de rüyaya benziyordu. Ve şehirler, insanın hayatına girdikten sonra hiçbir zaman tamamen çıkmıyordu.

Yıldız vermeyi unutmayın 😉
[Total: 1 Average: 5]
Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.