TEFRİKA ROMAN ” Sessizliğin Kıyısında” 8.Bölüm: Sevgili ve Eşsiz İnsan
8. Bölüm: Sevgili ve Eşsiz İnsan
İçimde büyüyen yalnızlığın sesini artık daha net duyuyordum; insan bazen bir başkasını değil, kendi içinde yıllarca saklı kalmış kaybı severdi ve ben Hasan’a baktığımda, onun yüzünde yalnızca bir adamın yorgunluğunu değil, kendi geçmişimin kırılmış parçalarını da görüyordum. Belki de bu yüzden, onun eksik kalan yanlarını tamamlayabileceğime inanmıştım. Çünkü insan sevdiği kişiyi olduğu gibi görmekten çok, onun bir gün dönüşebileceği kişiye inanmayı seçiyordu.
Hasan’ın ruhundaki sessizlik ilk başta bana derinlik gibi görünmüştü. Az konuşmasını olgunluk, geri çekilişini incelik sanmıştım. Oysa şimdi görüyorum da, bazı insanlar sessiz değildir; yalnızca içlerinde yıllardır konuşmayı bırakan bir çocuk taşırlar. Hasan’ın içinde de öyle bir çocuk vardı. Babasının yokluğunda erkenden büyümüş, hayatın sertliğini çok küçük yaşta öğrenmiş, ama o öğrenilmiş dayanıklılığın içinde kendi kırılganlığını kaybetmiş bir çocuk…
Ben ona her baktığımda, dünyaya karşı yorgun duran bir adamın ardında hâlâ sevilmeyi bekleyen bir yüz görüyordum.
Ve galiba en büyük yanılgım buydu.
Çünkü insan bazen karşısındakini değil, onda görmek istediği şeyi sever.
Ah Hasan Bey,
Seninle yaptığım kısa konuşmaların bile içimde günlerce sürmesinin nedeni buydu belki. Bir mesajın, bir cümlen, bazen geceler boyunca zihnimde dönüp duruyordu. Çünkü senin varlığın, hayatımın tam ortasında uzun zamandır eksik kalan bir duygunun yerine geçmişti. İnsan bazı karşılaşmaları olduğundan büyük yaşar. Çünkü o karşılaşma yalnızca bugüne değil, geçmişteki bütün eksikliklere de dokunur.
Sana duyduğum şey biraz da buydu.
Bir adamı değil, onun yanında tamamlanacak eski bir yarayı seviyordum sanki.
Ama insanın en ağır öğrendiği şeylerden biri şudur: Kimse kimsenin çocukluğunu iyileştiremez.
Ne sen benim eksik kalan sevgimi tamamlayabilirdin, ne ben senin içinde yıllardır büyüyen o sessizliği susturabilirdim. Buna rağmen birbirimize yaklaşmaya çalıştık. Çünkü yalnız insanlar birbirlerini uzaktan hemen tanır. Bir bakıştan, bir susuştan, gece geç saatte gelen bir mesajdan…
Ve bazen iki yalnız insan birbirini bulduğunda, bunun kader olduğuna inanır.
Oysa belki de yalnızca birbirlerinin yarasını tanımışlardır.
Şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyorum; sana duyduğum şey yalnızca aşk değildi. Bir tür bekleyişti bu. Çocukken kapının önünde duran ve bir gün her şeyin değişeceğine inanan o küçük kızın hâlâ içimde yaşamasıydı. Senin değişmeni istememin nedeni de buydu belki. İnsan sevdiğini kurtarmak ister. Ama bazen kurtarmaya çalıştığı kişi, aslında kendi geçmişidir.
Ve bir gün insan yoruluyor.
Beklemekten.
Anlam yüklemekten.
Bir ihtimali gerçeğin yerine koymaktan.
O gün geldiğinde insanın içinde sessiz bir şey ölüyor. Büyük bir kavga olmuyor belki. Kimse bağırmıyor. Ama insan, artık eski kalbiyle sevemeyeceğini anlıyor.
Ben de o gün büyüdüm işte.
Seni değil, kendimi seçerek.
Herkesin içinde, başına gelecek felaketleri önceden sezmek isteyen gizli bir taraf vardır; insan, hayatının hangi anında kırılacağını tam olarak bilmese bile, bazı insanlara yaklaşırken içinin derinlerinde hafif bir korku hisseder. Hasan’a ilk yakınlaştığım zamanlarda ben de bunu hissediyordum. Onun içindeki eksikliğin büyüklüğünü, bir gün o eksikliğin hepimizi içine çekecek kadar karanlık olabileceğini sezmiş ama yine de geri çekilememiştim. Evet, insanlar yalnızca kendileri değildir; geçmişlerini, çocukluklarını, eksik bırakılmış sevgilerini de birlikte taşırlar.
Hasan’ın en büyük korkusu terk edilmekti belki de. Ama bunu hiçbir zaman açıkça söylemezdi. Zaten gerçekten korkan insanlar korkularını yüksek sesle anlatmazlar; onu davranışlarının içine gizlerler. Bir kadına yaklaşırken bile tam yaklaşamaz, severken bile kendini bütünüyle bırakamaz, tam bağ kuracağı sırada başka bir yere kaçmak isterler. Çünkü yakınlık onlar için huzur kadar tehlike de taşır.
Onun hayatındaki kadınların çokluğu da biraz buradan geliyordu sanırım. İnsanlar bunu yalnızca bencillik ya da sadakatsizlik sanıyordu. Oysa bazen mesele arzu değil, eksikliktir. Hasan her kadında başka bir ihtimali arıyordu; kendisini sonunda terk etmeyecek, onu olduğu haliyle kabul edecek bir anne sıcaklığını belki de… Ama insan çocukluğunda alamadığı sevgiyi büyüdüğünde başkalarının içinde aramaya başlayınca, ne kadar çok kişiye yaklaşırsa yaklaşsın yine yalnız kalıyordu.
Ve ben bunu biliyordum.
Belki de acı olan buydu.
Çünkü insan bazen karşısındaki kişinin kendisine iyi gelmeyeceğini en başından anlar ama yine de vazgeçemez. Kalp, aklın çok önünde yaşayan bir organdır. Aklım bana onun yaralı olduğunu, bağ kurmayı bilmediğini, sevgiyi bile korkuyla yaşadığını söylüyordu. Ben bunu çok sonra anlamaya başlamıştım. Ama içimde başka bir ses vardı. İlk başlarda anlamıyordum, kaptırmıştım kendimi onun sesine. Ayaklarımı yerden kesmişti. İçimden bir ses onu çok sevmişti, bu insanın sevdiği kişiyi kurtarabileceğine inanmak isteyen çocuk tarafıydı.
Ben Hasan’ı değiştirebileceğimi sanmıştım aslında; ya da yalnızca onun bir gün duracağını, yorulacağını, kendine ve bana daha dürüst bir yerden bakacağını umut ediyordum. İnsan sevdiği kişinin içindeki iyiliği büyütmek ister. Çünkü sevgi biraz da budur: Karşındaki insanın henüz olamadığı kişiye inanmak.
Ama zaman geçtikçe şunu anladım ki, bazı insanlar yalnızlıklarını o kadar erken yaşta kişiliklerinin bir parçası haline getirirler ki, artık onsuz kim olduklarını bile bilemezler. Hasan’ın sessizliği de böyleydi. O sessizlik yalnızca susmak değildi; çocukluğundan beri içinde taşıdığı büyük bir korunma biçimiydi.
Bir gün bana, “İnsan kendisi için nasıl yaşar?” diye sormuştu. Soruyu duyunca uzun süre cevap verememiştim. Çünkü bazı insanlar hayatları boyunca başkalarının sevgisini kazanmak için yaşarlar; kendileri için ne istediklerini en son düşünürler. Hele çocukluğunda sevgiyi emek vererek hak etmesi gerektiğine inanmışsan, büyüdüğünde de yorulursun. Sürekli anlaşılmaya, seçilmeye, bırakılmamaya çalışırsın.
O gün ilk kez kendi hayatıma dışarıdan baktım.
Hasan’ın eksikliğiyle uğraşırken kendi eksikliğimi unutmuş olduğumu fark ettim.
Ve insan bazen en büyük gerçeği, sevdiği kişiyi kurtaramayacağını anladığında öğreniyor.
Hasan, her şeyi gördüğünü sanıyordu ama insan bazen en çok kendi karanlığına kör oluyordu. Onun gözlerinde yıllardır büyüyen bir yalnızlık vardı; öyle gelip geçici bir yalnızlık değil, insanın çocukluğundan başlayıp bütün hayatına yayılan, nereye giderse gitsin peşini bırakmayan türden bir yalnızlık… İnsan bazı eksiklikleri zamanla unutacağını sanır ama bazı eksiklikler unutulmaz, yalnızca insanın karakterine dönüşür. Hasan’ın içindeki boşluk da böyleydi işte.
Babası öldüğünde daha küçücük bir çocukmuş. O yaşta bir çocuk, dünyanın güvenli bir yer olduğuna inanmayı bırakıyor galiba. Hasan da bırakmıştı. Kendini koruyabilmek için erkenden sertleşmiş, duygularını içinde tutmayı öğrenmişti.
Ama insan neyi bastırırsa, hayatı boyunca biraz onun etrafında dolaşıyor. Hasan’ın kadınlarla kurduğu o tuhaf yakınlık da biraz bundandı. Birine yaklaşırken aynı anda kaçmak istiyor, sevilmek isterken tam sevileceği yerde huzursuz oluyordu. Çünkü yakınlık onun için mutluluk kadar kaybetme korkusu da taşıyordu.
Ve ben bunu görüyordum artık.
Belki de en büyük acı buydu.
İnsan sevdiği kişinin neden yaralı olduğunu anlayınca ona kızamıyor artık. Hasan’ın yaptığı yanlışları bile bazen çocukluğunun gölgesinde düşünüyordum. Sanki hâlâ küçücük bir çocuktu da, bir gün biri onu gerçekten severse içindeki bütün karanlık geçecekti. İnsan sevdiği kişiyi bazen olduğu haliyle değil, iyileşme ihtimaliyle seviyor.
Yaz akşamlarında sahilde yürürken bunu daha çok hissederdim. Akdeniz’in o ağır sıcaklığı, denizden gelen tuz kokusu, uzakta bir çay bahçesinden yükselen eski şarkılar… Bütün şehir sanki yavaşlıyordu o saatlerde. İnsanlar balkonlara çıkıyor, çocuklar geç saate kadar sokakta oynuyor, kadınlar ince seslerle birbirine bir şeyler anlatıyordu. Gökyüzü turuncudan mora dönerken denizin üstünde kırılmış ışıklar olurdu. Ve insan, o manzaranın içinde bile kalbinin neden huzursuz olduğunu anlayamazdı.
Hasan bazen uzun uzun susardı. Bir insan nasıl bu kadar çok susar hiç anlayamadım. Benden , bana bağlanmaktan bu kadar çok mu korkuyordu yani ? Ya da beni adamdan saymıyor muydu ? Ziyanı yok demiştim, gülüşü yeter bize.
Onun sessizliği ilk zamanlar bana derin görünmüştü. Çünkü insan gençken sessiz erkekleri gizemli sanıyor. Oysa yıllar geçince anlıyor ki bazı sessizlikler yalnızca yorgunlukmuş. Hasan’ın içinde konuşmaktan vazgeçmiş bir taraf vardı. Ne kadar kalabalığın içinde olursa olsun, gecenin bir yerinde yine kendi içine dönüyordu.
Ben ise o sessizliği doldurmaya çalışıyordum.
Mesajlarla.
Bekleyişlerle.
Anlam yüklediğim küçük cümlelerle…
İnsan sevdiği kişiyi mutlu ederse kendi içindeki eksikliğin de geçeceğine inanıyor çünkü. Ama bazı yaralar sevgiyle kapanmıyor. Hele insan önce kendini sevmeyi öğrenmemişse, başkasından gelen hiçbir şey tam yetmiyor.
Akdeniz geceleri uzadıkça bunu daha iyi anlıyordum. Gece yarısından sonra sıcak duvarlardan geri yükseliyor, deniz karanlıkta bile parlıyordu. Balkon lambaları birer birer sönüyor, uzaktan köpek sesleri geliyordu. Ve insan tam o saatlerde geçmişini daha çok hatırlıyordu.
Çünkü gece insanın yalnızlığını büyütür.
Adana da, Anamur da, Antalya da o uzun Akdeniz geceleri de biraz böyleydi işte.
İnsanı hem yaşatır, hem içten içe hüzünlendirirdi. Ona güneş ışığım demiştim. Çünkü her şeye rağmen içimi aydınlatan bir tarafı vardı.
Bir insan güneş olamaz. Çünkü güneş: sabittir , değişmez, kaybolmaz.
İnsan ise: Hep değişir , uzaklaşır , farklı davranabilir…
Bu yüzden birine “güneşim” demek, fark etmeden ona taşıyamayacağı bir rol yüklemek olabilir. Artık söylemesem de o hala aynı yerde aynı şekilde yaşıyor bende.