TEFRİKA ROMAN ”Sessizliğin Kıyısında” 13. Bölüm Görünmez Bir Kuş

TEFRİKA ROMAN ”Sessizliğin Kıyısında” 13. Bölüm Görünmez Bir Kuş
14/05/2026 20:48
37
A+
A-

Hasan, akşamın insanın içine işleyen o kurşuni saatlerinde, odasının duvarlarına uzun uzun bakardı. Duvarların kirecinde ince çatlaklar vardı; ama o çatlaklar bazen ona harita gibi görünürdü. Sanki geçmişinin kırılmış yerleri, görünmez bir el tarafından duvarlara çizilmişti. Bir insanın içindeki eksiklik, dışarıdaki eşyalara da bulaşıyordu demek ki. Masanın ayağındaki sallantı, aynanın buğusu, perdenin sürekli yarım kapanması…

Hepsi Hasan’ın ruhundan sızan küçük bozukluklardı.

Sevmek isterdi Hasan. Hem de insanın göğsünü genişleten, geceyi sessizleştiren bir sevgiyle. Ama her yaklaşma, içinde eski bir kuyunun taşını yerinden oynatıyordu. Birine bağlandığında önce hafiflerdi; sonra o hafiflik korkuya dönüşürdü. Çünkü mutluluk, Hasan’ın dünyasında uzun süre kalamayan bir misafir gibiydi. Kapıyı çalar, içeri girer, biraz oturur ve ansızın giderdi. Ardında yalnızca ağır bir boşluk bırakırdı.

Bazı geceler, kendi gölgesi yatağının kenarına otururdu. Hasan buna şaşırmazdı artık. Gölgesi onunla konuşmazdı ama nefes alırdı. O nefesi duydukça, içindeki eksikliğin canlı bir şeye dönüştüğünü hissederdi. İnsan, taşımadığı duyguların hayaletini yaratıyordu belki de.

Tuna’yla konuştuğu günlerde bu hayalet daha görünür olurdu. Tuna’nın gözlerinde kendi eksik yanlarını seçerdi Hasan. Bir insanın bakışı nasıl ayna olabiliyorsa, Tuna’nın sözleri de öyleydi. Hasan onun yanında kendi kırıklarını daha net duyuyordu. Bu yüzden bazen aniden uzaklaşırdı. Çünkü insan, kendini fazla gördüğü yerde uzun süre kalamazdı.

Şehrin sokakları da Hasan’a benzerdi. Akşamüstleri kaldırımlar hafifçe eğilir, dükkân vitrinleri iç çekermiş gibi buğulanırdı. Tramvay geçerken havaya kısa süreli bir unutma hissi yayılırdı. İnsanlar bunun rüzgâr olduğunu sanırdı ama Hasan bilirdi: Şehir, insanların taşıyamadığı duyguları gece olunca kendi üstüne topluyordu.

Hasan’ın içindeki boşluk, sıradan bir eksiklik değildi. O boşluk bazen odanın ortasında duran görünmez bir kuyuya dönüşürdü. Hasan konuşurken sesi o kuyudan yankılanarak geri gelirdi. Bu yüzden söylediği hiçbir cümle tam olarak ona ait değilmiş gibi hissederdi. İnsanların yüzüne bakar, onların da içlerinde gizli kuyular taşıdığını düşünürdü.

Bir gece, yağmur pencereye vururken Hasan anladı: İnsan başka insanlarda tamamlanmıyordu. İnsan, kendi içinde susturduğu sesleri duyabildiğinde biraz olsun iyileşiyordu. O anda odadaki gölge yavaşça ayağa kalktı, pencereye yürüdü ve yağmurun içine karıştı.

Sabah olduğunda şehir normale dönmüştü. Duvarlar yine yalnızca duvardı. Perdeler hareketsizdi. Ama Hasan’ın içinde, uzun zamandır ilk kez, küçük ve kırılgan bir sessizlik vardı. Sanki bütün eksikliklerin altında, insanı hâlâ hayatta tutan ince bir ışık saklıydı.

Hasan, bazı insanlara neden tekrar tekrar döndüğünü uzun süre anlayamamıştı. Her kadında başka bir ihtimal arıyordu sanki; kendi içinde yaşayamadığı bir duygunun dışarıdaki yankısını. Bir yüzün gülüşünde huzur, başka birinin omzunda çocukluğunu, bir başkasının suskunluğunda unutmayı arıyordu. Ama hangi kapıyı çalarsa çalsın, içeri giren hep kendi eksikliği oluyordu.

Tuna’yla geçirdiği gecelerde bunu daha derinden hissederdi. Tuna konuşurken, Hasan bazen onun söylediklerini değil de cümlelerin arasında saklanan boşluğu dinlerdi. Çünkü insan, bazı insanlarda kelimeleri değil, kendi yarasını duyardı. Hasan’ın içinde yıllardır adı konmamış bir sızı vardı; ne tam yalnızlıktı bu ne de sevgisizlik. Daha çok, insanın kendine yetişememesi gibiydi.

Bu yüzden hiçbir duygu uzun süre kalamıyordu onda. Sevinç biraz büyüse içi daralıyor, yakınlık arttıkça kaçma isteği beliriyordu. Birine alışmak, Hasan için ağır bir eşya taşımak gibiydi. Önce omzuna alıyor, sonra nefessiz kalıyordu. İnsanların “mutluluk” dediği şey onda kısa süreli bir hafiflikten ibaretti yalnızca.

Şehir bunu biliyordu sanki.

Akşam olunca sokak lambaları titrer, eski apartmanların camlarında sarı gölgeler dolaşırdı. Hasan yürürken kaldırımlar hafifçe içeri çökerdi; kimse fark etmezdi bunu. Çünkü şehir, en çok kırgın insanların ağırlığını taşırken eğiliyordu. Bir bakkalın önünden geçtiğinde, içerideki saat birkaç saniyeliğine dururdu bazen. Hasan bunun kendi içindeki zamansızlıktan kaynaklandığını düşünürdü.

Çocukluğundan beri taşıdığı o görünmez eksiklik, geceleri odasında başka bir şeye dönüşürdü. Gardırobun aynasında bazen kendisini değil, daha küçük bir Hasan’ı görürdü: köşede sessizce oturan, ellerini dizlerine koymuş bir çocuk. O çocuk hiç konuşmazdı. Ama Hasan bilirdi; yıllardır hissettiği bütün kaçışların içinde onun sessizliği vardı.

İnsan, yaşayamadığı duyguların ağırlığını başkalarının hayatına taşıyordu belki de.

Hasan bir kadına sarıldığında aslında kendi içindeki boşluğu susturmaya çalışıyordu. Ama boşluk, insan sustukça büyüyen bir şeydi. Bu yüzden her yakınlık bir süre sonra yorucu hale gelirdi. Çünkü Hasan sevgiyi dinlenilecek bir yer değil, kaybolunacak bir koridor gibi yaşıyordu.

Bir gece ayrı evlerde Tuna uyurken Hasan pencereyi açtı. Dışarıda yağmur yağıyordu. Yağmur damlaları sokağa değil de doğrudan insanların geçmişine düşüyor gibiydi. Hasan o an, yıllardır ilk kez kaçmadan durdu. İçindeki o küçük çocuğun aynanın içinden çıkıp odanın ortasına yürüdüğünü gördü. Çocuk başını kaldırıp ona baktı; yüzünde ne suçlama vardı ne öfke. Yalnızca derin bir yorgunluk.

Hasan anladı ki insanın en büyük yalnızlığı, kendisinden uzak düşmesiydi.

Sabah olduğunda yağmur durmuştu. Şehir yeniden sıradan görünüyordu. Fakat Hasan’ın içinde ilk kez, eksikliğin de insanın bir parçası olabileceğine dair kırılgan bir düşünce vardı. Ve belki de iyileşmek, tamamlanmak değil; insanın kendi boşluğuyla aynı odada korkmadan oturabilmesiydi.

Hasan için sessizlik hiçbir zaman huzur değildi. Sessizlik, eski bir yaranın yeniden açılması gibiydi; insanın içine çöken ağır bir uğultu. Bu yüzden odasında hep bir ses olurdu: yarım bırakılmış bir radyo, camın önünde dönen rüzgâr, sokaktan geçen insanların ayak sesleri…

İnsan bazen gürültüyü değil, kendi içinden yükselen boşluğu bastırmaya çalışıyordu.

Hasan’ın duyguları içinde taşıma kapasitesi küçüktü. Bir duygu uzun süre kaldığında ağırlaşıyor, ağırlaştıkça taşması kaçınılmaz oluyordu. Bu yüzden hareket ederdi sürekli. Bir sokaktan diğerine yürür, bir yüzden başka bir yüze geçer, bir düşünceyi tam hissedecekken hemen başka bir düşünceye sığınırdı. Durmak, onun için kendi içine düşmek demekti.

Şehir bunu biliyordu.

Gece yarısından sonra apartmanların duvarları hafifçe nefes alırdı. Eski binaların içinden derin bir iç çekme sesi yükselirdi bazen. Hasan bunun yalnızca kendisinin duyabildiği bir şey olduğunu sanırdı. Oysa şehir, içinde kaçmayı büyüten insanları tanırdı. Sokak lambaları onların geçtiği yerde biraz daha solgun yanar, kaldırımlar ayaklarının altında hafifçe yumuşardı.

Çocuklukta öğrenilen şeyler kolay kaybolmuyordu. Hasan bunu yıllar sonra anlamıştı. İnsan küçükken hangi duyguyu tek başına taşımak zorunda kaldıysa, büyüdüğünde de aynı yükü omzunda hissediyordu. Hasan’ın çocukluğu uzun bir koridor gibiydi: soğuk, sessiz ve yankılı. O koridorda ağlayan küçük bir çocuk vardı ama kimse dönüp bakmıyordu. Hasan şimdi hangi kadına yaklaşsa, aslında o koridorun kapısını aralıyordu.

Bazı geceler aynaya baktığında yüzü değişirdi. Yüzünün altında başka yüzler belirirdi; korkmuş bir çocuk, öfkeli bir genç, yorgun bir adam…

 İnsan tek bir kişiden oluşmuyordu çünkü. İçimizde yıllarca konuşamamış yaşlarımız birikiyordu. Hasan bunu gördükçe ürperirdi.

Tuna bir keresinde ona, “Neden hiçbir yerde uzun süre kalamıyorsun?” diye sormuştu.

Hasan cevap vermemişti. Çünkü cevaplar kelimeye dönüşünce eksiliyordu. Oysa onun içinde dolaşan şey, anlatılabilecek kadar küçük değildi. Sanki göğsünün içinde sürekli yer değiştiren görünmez bir kuş taşıyordu. Kuş ne zaman biraz sakinleşse, Hasan korkup yeniden hareket ediyordu.

İnsan geçmişinden tamamen kurtulamıyordu belki. Ama geçmiş, bazılarının omzunda taş olurken bazılarının elinde şekil değiştiren bir kile dönüşüyordu. Hasan bunu henüz öğrenememişti. O hâlâ kırılmış parçalarını saklamaya çalışıyordu. Oysa saklanan şeyler geceleri başka biçimlerde geri dönüyordu.

Bir sabah gün doğarken Hasan, uzun zamandır ilk kez hiçbir yere gitmeden pencerenin önünde oturdu. Şehir yavaş yavaş uyanıyordu. Fırınlardan sıcak ekmek kokusu geliyor, martılar gri gökyüzünü çiziyordu. Ve Hasan o an şunu hissetti: Belki de insanın bütün hayatı, çocukken yarım kalan bir duygunun peşinden yürümekten ibaretti.

Ama ilk kez, o duygudan kaçmadan durmayı denedi.

Yıldız vermeyi unutmayın 😉
[Total: 0 Average: 0]
Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.