TEFRİKA ROMAN ”Sessizliğin Kıyısında” 18.Bölüm Rüya ile Biz , Gah kar yağıyordu, gâh karanlık

TEFRİKA ROMAN ”Sessizliğin Kıyısında”  18.Bölüm Rüya ile Biz , Gah kar yağıyordu, gâh karanlık
18/05/2026 20:25
32
A+
A-

”Çünkü yaşadığımız hayatın bir başkasının düşü olduğunu kanıtlamanın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini biliyordum artık.”

Hasan kötü bir adam değildi; bunu Rüya yıllardır biliyordu. Ama insanın iyi olması, başkasını incitmeyeceği anlamına gelmiyordu. Bazı insanlar kötülükten değil, eksikliklerinden yaralardı karşısındakini. Hasan da böyleydi işte. İçinde taşıdığı karmaşayı susturarak yaşamaya alışmış, duygularını anlamadan yıllarca aynı hayatın içinde yürümüştü.

Rüya bazen Hasan’a baktığında onun içinde sürekli kapanan kapılar görürdü. Hasan konuşurken bile saklanan bir yanı vardı. Sanki her cümlesinin arkasında başka bir sessizlik bekliyordu. Bu yüzden Rüya, onun yanında hiçbir zaman tam anlamıyla rahat hissedememişti kendini. İnsan sevdiği kişinin içindeki karanlığı sezdiğinde, bunu açıklayamaz ama bütün hayatı boyunca hissederdi.

Hasan ise kendi davranışlarının ağırlığını …

Hasan o gece eve normalden çok daha geç geldi. Apartmanın merdivenlerinden çıkan ayak seslerinde garip bir telaş vardı; sanki eve değil de, yıllardır ertelediği bir yüzleşmeye yaklaşıyordu. Rüya mutfakta oturuyordu. Çayın altını çoktan kapatmıştı ama masa hâlâ kuruluydu. Çünkü bazı kadınlar, bitmeye yaklaşan evliliklerin bile tamamen dağıldığını görmek istemezdi.

Kapı açıldı.

Hasan içeri girdiğinde yüzünde tanıdık ama yabancı bir ifade vardı. Ceketinin omzu sigara kokuyordu. Gözleri yorgundu; yalnızca çalışmış bir adamın değil, uzun süre başka bir hayatın içinde dolaşıp eve dönmek zorunda kalmış bir adamın yorgunluğu vardı üzerinde.

“Yemek yedin mi?” diye sordu Rüya.

Hasan cevap vermedi önce. Anahtarlarını masaya bıraktı. Sonra başını hafifçe salladı.

“Dışarıda yedim.”

Bu sıradan cümle, evin içinde görünmeyen bir çatlak açtı. Çünkü Hasan son zamanlarda her şeyi dışarıda yapıyordu artık: yemek yemeyi, gülmeyi, konuşmayı, yaşamayı…

Rüya onun yüzüne baktı. Bir zamanlar kendisini heyecanlandıran o sakin adam gitmişti sanki. Yerine sürekli uzaklara dalan, evin içinde bile başka bir yerde duran biri gelmişti.

Hasan banyoya geçtiğinde telefonu masanın üzerinde kaldı. Ekran kısa bir anlığına aydınlandı. Bir mesaj düşmüştü.

Rüya istemeden baktı.

“Bu gece neden sustun yine?”

Mesajın altında kadın adı yoktu. Ama zaten mesele isim değildi artık. İnsan bazen ihaneti bir cümlede hissederdi.

Rüya telefonu yerine bıraktı. Elleri buz kesmişti. O sırada banyodan akan suyun sesi geliyordu. Hasan yüzünü yıkıyordu belki. Kendinden kaçmaya çalışan insanlar, en çok aynaların karşısında yorulurdu.

Hasan salona döndüğünde Rüya hâlâ aynı yerde oturuyordu.

“Kim o?” diye sordu sakin bir sesle.

Hasan bir an durdu. Yüzündeki renk çekildi. Sonra sigarasını çıkardı cebinden. Yakmaya çalışırken çakmak iki kez söndü. Ellerinin titrediğini ilk kez o gece fark etti Rüya.

“Bir şey değil,” dedi Hasan.

Ama bazı cümleler söylendiği anda yalan kokardı.

Rüya ayağa kalktı. Yıllardır içinde biriken bütün sessizlik, o an boğazında düğümlenmişti.

“Ben aptal mıyım Hasan?”

Hasan başını eğdi. Cevap vermedi. Çünkü insan bazen suçunu inkâr edecek kadar bile güçlü hissedemezdi kendini.

Salonun içindeki hava ağırlaştı. Duvardaki saat tik tak ediyordu. Sokaktan geçen arabaların ışıkları perdeye vurup kayıyordu. Hasan pencereye yöneldi. Kaçmak ister gibi.

“Bilmiyorum nasıl oldu,” dedi sonunda.

Rüya acıyla güldü.

“Hayır,” dedi. “Sen çok uzun zamandır biliyordun.”

Bu cümle Hasan’ın içine oturdu. Çünkü gerçekten de her şey bir anda olmamıştı. Önce eve geç gelmeler başlamıştı. Sonra suskunluklar. Sonra başka insanlara anlatılan hikâyeler… Hasan farkında olmadan kendi hayatından çıkmıştı. Ama bunu en son anlayan yine kendisi olmuştu.

Birden öfkeyle sigarayı yere attı Hasan.

“Ben kötü biri değilim!” dedi yüksek sesle.

Rüya gözlerini ondan ayırmadan baktı.

“Biliyorum,” dedi yavaşça. “Ama insan sadece kötülük yaparak kaybetmez birini.”

Hasan o an gerçekten yaşlandığını hissetti. Çünkü ilk kez, yıllardır kaçtığı boşluk önünde duruyordu şimdi. Ne söylerse söylesin geri dönemeyeceği bir yere gelmişti.

Ve evin içinde, uzun zamandır ilk kez gerçek bir sessizlik oldu.

Belki de aşk, yıllar geçtikten sonra birbirini anlamak değil, birbirinin eksikliğine alışmaktı. Hasan ile Rüya’nın evliliği de böyle sürüyordu artık: kırılmadan ama iyileşmeden.

Akşamın en ağır saatleriydi. Adana’nın sıcağı çekilmiş, geriye yalnızca duvarlarda biriken o yorgun sıcaklık kalmıştı. Hasan, masasının başında, sararmış defter yapraklarının arasında kendi zihninin kırık döük haritasına bakıyordu. Yazısı aceleciydi; bazı kelimeler birbirine girmiş, bazı cümleler yarım bırakılmıştı. Ama insan bazen en çok yarım bıraktığı cümlelerde görünürdü.

“Duygular değil, duyguların işlenememesi…”

Bu cümleyi birkaç kez okudu. Sonra başını kaldırıp pencereye baktı. Karşı apartmanın balkonunda çamaşırlar vardı; gecenin içinde hafifçe salınıyorlardı. Hasan’ın aklına çocukluğu geldi birden. Annesinin avluda astığı beyaz çarşaflar… Yaz rüzgârının onları bir hayalet gibi şişirip indirmesi… İnsan bazı şeyleri unutmazdı; yalnızca üstünü örterdi.

Hasan yıllarca kendi acısını “karakter” sandı. Suskunluğunu derinlik, kaçışını özgürlük, uzaklaşmasını olgunluk sandı. Oysa insan bazen kendi eksikliğine hayran kalabiliyordu. Çünkü eksiklik, bir süre sonra kişiliğin yerine geçiyordu.

Defterde şunlar yazıyordu:

“Ben insanlara yaklaşınca içimde bir boşluk oluşuyor.”

Bu cümle, ona uzun zamandır ilk kez korku verdi. Çünkü ilk kez, yaşadığı şeyin kader değil, tekrar olduğunu sezmişti. Hep aynı döngü. Yaklaşmak, korkmak, geri çekilmek… Sonra geceleri oturup kaybettiği insanları düşünmek.

Odanın içi eski kitap kokuyordu. Tavandaki sarı ışık masanın üzerine eğilmişti sanki. Hasan sigarasını yaktı. Duman ağır ağır yükselirken kendini dışarıdan izledi: kırkına yaklaşan bir adam, gece yarısı kendi ruhunun enkazını incelemeye çalışıyordu.

Ama en ağır olan şey şu değildi:

İnsan bazen sevemediği için değil, sevildiğine inanamadığı için giderdi.

Bunu düşündüğünde içinde eski bir sızı kıpırdadı. Çünkü bir zamanlar ona gerçekten bakan bir kadın olmuştu. Gözlerinin içine korkmadan bakan biri… Hasan o bakışta huzur bulacağına, tedirgin olmuştu. Bazı insanlar sevgiyi sıcaklık gibi değil, yangın gibi hissederdi. Yaklaştıkça kaçmak isterlerdi.

Defterin kenarında aceleyle çizilmiş bir cümle daha vardı:

“Kapasitem yoktu.”

Hasan bu sözü uzun süre düşündü. Ne tuhaf kelimeydi kapasite. Sanki insanın kalbi bir oda değil de dar bir depo gibiydi. Oysa mesele kapasite değildi belki. Mesele, yıllarca içeride biriktirdiği karanlığa kimseyi sokamamaktı.

Gece ilerledi. Sokaktan bir motosiklet geçti. Uzakta bir köpek havladı. Hasan defteri kapattı ama zihni kapanmadı. Çünkü insan bazı geceler, kendi gerçeğini gördükten sonra artık eski hayatına dönemiyordu.

Ve ilk kez şunu hissetti:

Bir insanı kaybetmek bazen onu sevmemekten değil, kendine hiç ulaşamamış olmaktan kaynaklanıyordu.

Yıldız vermeyi unutmayın 😉
[Total: 1 Average: 3]
Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.