TEFRİKA ROMAN ”Sessizliğin Kıyısında” 20.Bölüm İHTİYACIM VAR, EN ÇOK SANA
Hasan yastaydı. Ama bu, insanın başını ellerinin arasına alıp ağladığı türden bir yas değildi. Daha sessizdi. Daha derinden işliyordu. İnsan bazen bir kaybı hemen anlayamıyordu. Zihin, kaybın çevresinde dolaşıyor, ona tam dokunmadan yaşamaya çalışıyordu.
Anları yaşadığı günler ve bir o kadından bir bu kadına gideceği gelecek artık bitmişti sanki. Geçmişte kalan bir anın etrafında dönüp duran düşünceler vardı yalnızca zihninde. Hasan bunu inkar etti önce. İnsan kaybı hemen kabul etmiyordu. Hele ki sevdiği şey, sadece bir insan değil de, onun yanında kurduğu hayat hissiyse.
Yürüyordu Hasan. Durursa düşüneceğini biliyordu çünkü. Durmadı. Ama insan ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, kendi içinden çıkamıyordu. Kendinden kaçamıyordu.
Bir süre sonra şunu fark etti:
Acı yalnızca yokluktan doğmuyordu. Bazen insan, kaybettiği şeyle birlikte kendinden de bir parça kaybediyordu. Hasan ilk kez idrak etti, Tuna’nın mektubuyla. Tuna gitmişti.
Tuna bunu sezmişti. Hasan’ın sustuğu yerlerde bir ağırlık vardı artık. Eskiden cümlelerin arasına saklanan adam, şimdi sessizliğin içine çekiliyordu. Kimse görmüyordu bunu. İnsanlar Hasan’ı hâlâ aynı Hasan sanıyordu.
Oysa içinde başka bir şey başlamıştı.
Babası öldüğünde de böyle olmuştu biraz. O zaman anlamamıştı. Çocuk aklıyla ölümün ne olduğunu değil, eksikliğin ne olduğunu öğrenmişti önce. Birinin artık dönmeyeceğini değil; bir boşluğun evin içine yerleştiğini.
Şimdi aynı duygu başka bir biçimde geri geliyordu.
Rüya evdeydi. Ama onu görmüyordu. Esin isterse yanındaydı. Ama onu gerçekten seven, koruyan, anlayan, şefkat ve tüm kalbini veren Tuna’nın gidişi yalnızca bir ayrılık değildi Hasan için. Daha eski bir yaranın kapağını kaldırıyordu. Bu yüzden öfkesi bazen dünyaya taşıyordu kendini. Sert cümleler kuruyor, sonra yorulup susuyordu. Çünkü insan en çok kendi içindeki eksikliği taşıyamadığında sertleşiyordu.
Bir gece uzun uzun tavana baktı Hasan. İçinde tuhaf bir cümle dolaşıyordu:
“İnsan sevdiği şeyi kaybedince mi yalnız kalır, yoksa zaten yalnız olduğunu mu anlar?”
Cevabını bilmiyordu.
Ama ilk kez, acıyı sadece bastırmaya değil, anlamaya yaklaşmıştı. Şimdi Tuna olsa yine derdi. Ne olur Hasan, ne olur canımın içi kaçma kendinden.
Hasan ilk kez açıkça acı çektiğini kabul ettiğinde bunun büyük bir aydınlanma olacağını sanmıştı. İnsan romanlarda öyle okuyordu çünkü. Bir gece gelir, bir cümle duyulur, her şey çözülür. Olmadı. Hiçbir şey çözülmedi. Sadece içindeki sessizlik daha görünür oldu.
Şimdi düşünüyordu da, insanın hayatındaki en büyük kayıplar bir anda olmuyor. Yavaş yavaş oluyordu. Önce bir ses eksiliyordu. Sonra bir alışkanlık. Sonra insan bir gün dönüp bakıyordu: İçinde biri için ayrılmış yer hâlâ duruyor ama o kişi artık yok.
Hasan bunu geç anlamıştı.
Tuna’nın gidişi onu mahvetmişti belki ama asıl mesele bu değildi. İnsan bir kadının gidişiyle bu kadar sarsılmazdı. Ya da sarsılır mıydı? Bilmiyordu. Çünkü mesele yalnızca Esin ya da Tuna değildi artık. Mesele Hasan’dı. Hasan’ın yıllardır içinden dolaşıp durduğu boşluktu.
Bir gece bunu düşündü. Uzun uzun düşündü. Sonra kendine kızdı. Çünkü insan bazen düşünmenin anlamak olduğunu sanıyordu. Oysa düşünce de bir saklanma biçimiydi. Hasan bunu yeni fark ediyordu.
Babası öldüğünde kaç yaşındaydı? Küçük. Çok küçük. Ölümü anlayacak kadar değil ama eksikliği hissedecek kadar. İnsan bazı şeyleri anlamadan taşıyordu demek. Belki bütün hayatı boyunca.
Tuna bir keresinde ona uzun uzun bakmıştı. Hasan o bakışı unutamıyordu. Sanki Tuna onun anlatmadığı şeyi duymuştu. Bundan korkmuştu Hasan. İnsan en çok görüldüğü yerde korkuyordu çünkü.
Şimdi odada yalnızdı. Perdeler yarı açıktı. Sokaktan bir araba sesi geldi geçti. Dünyanın böyle devam etmesine içerliyordu bazen. İnsan acı çekerken hayatın durması gerekmez miydi? Durmuyordu. Birileri kahve içiyor, birileri sevişiyor, birileri sabah erken kalkıp işe gidiyordu. Hasan ise tavana bakıyordu.
İçinden bir ses:
“Sen aslında neyi kaybettin Hasan?” dedi.
Cevap veremedi.
Çünkü insan bazen birini değil, o kişinin yanında olabildiği hâlini kaybediyordu.
Bunu düşündüğü an ürperdi. O hâl geri gelir miydi? İnsan tekrar tamam hissedebilir miydi? Yoksa çocukluktan beri içinde duran o çatlak, sadece bazı insanlarla kısa süreliğine kapanıyor muydu?
Kalktı. Su içti. Camı açtı. Gece serindi. Şehrin üstünde anlamsız bir sessizlik vardı. Hasan o sessizliğin içinde ilk kez kendine acımadan bakmaya çalıştı.
Kolay değildi.
Çünkü insan kendini gerçekten gördüğünde, bütün mazeretleri de yavaş yavaş susuyordu.
Hasan’ın ailesi dışarıdan bakıldığında düzgündü. Sofrada eksik tabak yoktu. Bayramlarda telefon açılır, hâl hatır sorulurdu. Ama insanın ailesi bazen bir ev değil, uzun süren bir sessizlik oluyordu. Hasan bunu geç fark etti.
Babası öldüğünde çok küçüktü. Ölümün ne olduğunu anlayacak yaşta değildi belki ama bir eksikliğin evin içine yerleştiğini hissedecek yaştaydı. İnsan bazı şeyleri anlamıyordu; yalnızca onların etrafında büyüyordu.
Annesi güçlü bir kadındı. Güçlü kadınlar bazen çocuklarını fark etmeden yalnız bırakıyor. Çünkü hayatta kalmaya çalışırken sevgiyi göstermenin ayrı bir emek istediğini unutuyorlardı. Hasan annesinin sevgisinden hiç emin olamadı. Vardı belki. Ama bir sesin camın ardından gelmesi gibi bir şeydi bu. Yakındı ama dokunulamıyordu.
Bu yüzden Hasan büyürken konuşmamayı öğrendi. Duygularını düzgün cümlelere çeviremedi hiçbir zaman. İçinde bir şey oluyordu; o ise yürüyordu. Sigara içiyordu. Camdan bakıyordu. İnsan bazen suskunluğu karakter sanıyordu. Hasan da öyle sandı uzun süre.
Sonra Esin çıktı karşısına.
İnsan bazı insanlara âşık olmuyordu yalnızca; onların yanında başka biri olabildiğini hissediyordu. Hasan bunu ilk kez kimde yaşadı bilmiyordu ama bu kez Esin’de yaşadı. Yanındayken zihni biraz susuyordu. İçindeki o dağınık çocuk, kısa süreliğine bir yere oturabiliyordu sanki.
Ama insan en çok sevildiği yerde korkuyordu. Tuna’dan hep çok korktu.
Hasan bunu anlayamadı önce. Tuna yaklaştıkça içinde garip bir huzursuzluk büyüyordu. Sanki biri onun yıllardır kapalı tuttuğu odaların kapısını açıyordu. Kaçmak istedi bazen. Susmak istedi. Kaybolmak istedi. Sonra da neden böyle yaptığını anlamadığı için kendinden nefret etti.
Tuna ise başka türlü seviyordu Hasan’ı. Daha sessiz. Daha dikkatli. Hasan’ın sustuğu yerleri duyuyordu sanki. İnsan bazen kendisini en çok anlayan kişiden uzaklaşıyordu. Çünkü görülmek yoruyordu.
Bir gece Hasan eski fotoğraflara baktı. Çocukluğu, annesi, yarım kalmış bayram sabahları, okul çıkışları… Her şeyin üstünde ince bir toz vardı. İnsan geçmişi özlemiyordu aslında; geçmişte tamamlanamadığı yeri özlüyordu.
Kendi kendine güldü Hasan.
“Demek mesele aşk değilmiş,” dedi içinden.
“Mesele insanın içindeki eksik yeri birine fark ettirmesiymiş.”
Sonra sustu.
İkinci seansta Hasan odaya ilk gelişinden daha yavaş girdi. İnsan bazen bir yere alıştığı için değil, orada kendinden kaçamayacağını anladığı için tedirgin olur. Bu kez bekleme salonunda otururken telefonuna bakmadı. Ellerini dizlerinin üstünde birleştirmiş, duvardaki saate bakıyordu. Tik taklar olduğundan daha yüksek geliyordu ona.
Çünkü insan bazı gerçekleri anladığında hemen iyileşmiyordu. Tam tersine, ilk kez gerçekten canı yanıyordu.
İçeri geçtiğinde terapist aynı sakin ifadeyle karşıladı onu. Odanın değişmeyen düzeni Hasan’ın dikkatini çekti. Kitaplık aynıydı, pencerenin önündeki küçük bitki aynı yerdeydi, lambanın sarı ışığı aynı sessizliği yayıyordu. Hasan, kendi içindeki karmaşaya rağmen dünyanın böyle düzenli kalabilmesine tuhaf bir hayranlık duydu.
Bir süre konuşmadılar.
Sonra terapist yavaşça sordu:
“Geçen seanstan sonra ne düşündünüz?”
Hasan başını eğdi.
“Ben hep insanları suçladığımı sanıyordum,” dedi.
“Ama galiba en çok kendime kızıyorum.”
Bu cümle odanın içinde uzun süre kaldı. Terapist hemen konuşmadı. Hasan artık bu sessizliklere alışmaya başlamıştı. İlk zamanlar sessizlik ona tehdit gibi geliyordu; şimdi ise bazen kendi sesini ilk kez o boşlukta duyuyordu.
“Ne için kızıyorsunuz kendinize?”
Hasan dudaklarını birbirine bastırdı.
“Birisi bana yaklaşınca değişiyorum,” dedi.
“Sanki bozuluyorum. Başta her şey güzel oluyor… Sonra içimde bir huzursuzluk başlıyor. Karşımdaki insan iyi bile olsa kaçmak istiyorum.”
Terapist hafifçe öne eğildi.
“Yakınlık sizde neden tehlike gibi hissediliyor olabilir?”
Hasan cevap veremedi hemen. Çünkü bazı sorular insanın aklına değil, çocukluğuna sorulurdu.
Pencereye baktı. Dışarıda yağmur başlamıştı. Camda ince damlalar birikiyordu. Hasan bir an annesini düşündü. Sessiz bir kadındı annesi. Evde hep görünmez bir gerginlik olurdu. Kimse yüksek sesle kavga etmezdi ama herkes birbirinden biraz korkardı. Hasan çocukken üzülmemeyi değil, belli etmemeyi öğrenmişti.
“Evde…” dedi yavaşça,
“Kimse gerçekten konuşmazdı.”
Terapist başını salladı.
“Duygular konuşulmaz mıydı?”
Hasan acı bir gülümsemeyle güldü.
“Duygu dediğiniz şey sorun çıkarırdı.”
O anda kendi söylediği cümleden irkildi. Çünkü ilk kez, yıllardır neden hissetmekten kaçtığını anlamaya başlamıştı. İnsan çocukken hangi duygusuyla yalnız bırakıldıysa, büyüyünce en çok ondan korkuyordu.
“Bir kadın bana yaklaştığında,” dedi Hasan,
“Sanki benden bir şey isteyecekmiş gibi hissediyorum. Ve ben onu veremeyecekmişim gibi.”
“Ne vermekten korkuyorsunuz?”
Hasan uzun süre sustu.
Sonra neredeyse fısıldayarak konuştu:
“Kendimi.”
Bu kelimeyi söyler söylemez gözleri doldu ama ağlamadı. Hasan yıllardır ağlamıyordu. İçinde biriken her şeyi düşünceye çeviriyor, analiz ediyor, yazıyor ama hissetmiyordu. Terapist bunu fark etmiş gibiydi.
“Siz duygularınızı anlamadan önce açıklamaya çalışıyorsunuz,” dedi kadın sakin bir sesle.
“Sanki hissetmek yerine çözmek daha güvenli geliyor.”
Hasan başını kaldırdı. Bu cümle onu beklemediği kadar sarstı. Çünkü hayatı boyunca zeki olmanın kendisini koruyacağını sanmıştı. Oysa bazen insanın zekâsı, kalbinin etrafına ördüğü en zarif duvar olabiliyordu.
Seansın sonuna doğru odanın içindeki hava değişmişti. Hasan ilk kez yalnızca kaybettiği insanları değil, kaybettiği kendisini de düşünüyordu.
Kapıdan çıkarken terapist ona son bir şey söyledi:
“Yakınlık sizi bozmuyor Hasan Bey. Yakınlık, zaten içinizde olan korkuyu görünür hale getiriyor.”
Hasan koridora çıktığında durdu. İçinde hâlâ o eski boşluk vardı. Ama ilk kez, o boşluğun adını bilmeden yaşamayacağını hissetti.
Şu an çok şey düşünüyorsun ve hepsini aynı anda anlamlandırmaya çalışıyorsun gibi. Bazı şeyler çözülmek için değil, önce hissedilmek için vardır.
Bir şey söylemek zorunda değilsin. Ama şunu ayırt etmeye çalış: Şu an anlattığın şeyler gerçek mi, yoksa acının kurduğu bir açıklama mı?
Bazen insan en çok incindiğinde dünyayı daha sert görür. Bu anlaşılır bir şey. Ama o sertlik, her şeyi doğru anlatmayabilir.
Sadece şunu merak ediyorum:
Sen aslında neyi kaybettiğini hissediyorsun?”