TEFRİKA ROMAN ”Sessizliğin Kıyısında” 24. Bölüm , “Merhaba Umut”

TEFRİKA ROMAN ”Sessizliğin Kıyısında” 24. Bölüm , “Merhaba Umut”
20/05/2026 16:28
31
A+
A-

Bir Yıldız Yatağından Kalkar

Hasan şu an neyi kaybetmiş gibi hissediyordu? Çoğu zaman mesele başkasının hayatı değildir; kişinin içinde eksik kalan bir şeydir.

Hasan susuyordu. Bu bir boşluk değil, işleme biçimiydi. Dışarıda sessizlik, içeride yoğun hareket olur.

Acı çoğu zaman dış dünyadan değil, içerideki eksiklikten büyür. Hasan şu an çok puslu bir duyguda, kırgındı. Değersiz hissediyordu. Zihni de bir hikâye kurdu. Acıya açıklama verdi. Duyguyu dışarıya taşıdı.

Asıl gerçek şudur: İnsan bir şey söyler, susar…

Ve o sessizlikte kendi içindeki anlamı işlemeye başlar.

Gerçek hayatta cennette yaşayanlar yok Hasan. İnsanların hayatı dışarıdan göründüğü gibi değildir. Dışarıda rahat görünen biri de içte sıkıntılı olabilir.

Hasan, bazı şeyler hissetmek içindir. İnsan bazen çok incindiğinde dünyayı daha sert görür. Sert düşünceler, acının kurduğu şeylerdir.

Sen aslında neyi kaybettiğini hissediyorsun?

Tuna, Hasan’ı düşündüğünde içinde tarifsiz bir sevinç kıpırdanıyordu. Onun adı bile zihninden geçtiğinde, sanki hayat bir anlığına hafifliyor; kısa karşılaşmalar, yarım kalmış bakışlar ve küçük yakınlıklar, Tuna’nın içinde büyük anlamlara dönüşüyordu. Fakat bu hisler, sağlam bir ilişkinin güveninden çok, anlık duygusal temasların büyüttüğü kırılgan umutlardan ibaretti.

Hasan vardı; ama hiçbir zaman tam anlamıyla orada değildi. Yine de Tuna için, hayatın boşluklarında beliren anlamlı bir durak gibiydi o. Özellikle karanlık günlerinde, Hasan’ın varlığı ona iyi geliyordu.

Zamanla Tuna, Hasan’a âşık olduğunu fark etti. Onun ani aramaları, konuşurken sesindeki sıcak titreşim, başkalarında rastlamadığı o doğal çekicilik…

 Fotoğraflarında bile belli olan hafif mahzun ama samimi gülümsemesi, Tuna’nın içini tarifsiz bir yakınlıkla dolduruyordu. Hasan dikkat çeken biriydi; eğlenceli, hayat dolu ve insanı kendine çeken bir havası vardı. Girdiği her ortamda fark edilirdi. Yüz hatları keskin değildi belki ama bakışlarında insanın içine işleyen yumuşak bir ifade saklıydı. Sanki kelimelerden daha fazlasını gözleriyle anlatabiliyordu.

Saçları uzundu; yılların ardından bile hatırlandığında aynı hissi bırakacak kadar belirgin… Giyimi sade ama özenliydi. Küçük detayları severdi; o sadelik, onu olduğundan daha etkileyici kılardı. Tuna, çoğu zaman onu açıklamakta zorlanıyordu. Çünkü Hasan’ı özel yapan şey yalnızca görünüşü değildi; asıl mesele, taşıdığı o çelişkili ruhtu. Bir yanı sıcacık ve yakınken, diğer yanı ulaşılmaz kadar mesafeliydi.

Sakalları vardı; yüzüne temiz ama asi bir hava katıyordu. İnsanlara karşı kibar, hatta çoğu zaman nazikti. Ama içinde çözülmemiş bir karanlık taşıdığı hissediliyordu. Dünyaya karşı öfkeli gibiydi bazen; yine de o öfkenin altında kırılmış bir ruh saklıydı. Tuna, onun yanında kendini güvende hissediyordu. Hasan’ın elleri, sesi, bakışları… Hepsi Tuna’nın zihninde silinmeyecek izler bırakmıştı. Özellikle de kolundaki o renkli saat; küçük bir detay olmasına rağmen, Tuna’nın hafızasında Hasan’la ilgili en canlı anılardan biri olarak kalmıştı.

Hasan’ın ailesi, dışarıdan bakıldığında düzenli ve sakin görünürdü. Her şey yerli yerinde gibiydi; ama o evin duvarları arasında duygular fazla konuşulmazdı. Sessizlik, zamanla ailenin dili olmuştu. Hasan’ın babası, o daha küçük yaşlardayken hayatını kaybetmişti. Bu kayıp, evin içine görünmez bir boşluk bırakmıştı; üstü örtülmüş, adı anılmayan ama herkesin varlığını hissettiği derin bir eksiklik… Kimse açık açık konuşmasa da, o yokluğun ağırlığı evin her köşesine sinmişti.

Belki de bu yüzden Hasan, duygularını saklamayı öğrendi. İhtiyaçlarını dile getirmemeyi, kırıldığında bile sessiz kalmayı… İçinde kopan fırtınaları belli etmeden yaşamayı alışkanlık hâline getirmişti.

Hasan da zamanla buna benzemişti. Duygular konuşulmaz, sadece taşınırdı. Bu yüzden büyüdüğünde, birine yakın olmak istese bile nasıl yaklaşacağını tam olarak bilemeyen birine dönüştü. Sevgi hissediyor ama onu ifade edecek dili bulamıyordu. İçinde bir boşluk taşıyor, fakat o boşluğu doldurmaktan çok onunla yaşamayı öğreniyordu.

O an…

Fotoğrafçı refleksle makinesini kaldırdı. Tam deklanşöre basacağı anda kadın başını çevirdi.

Bir saniyelik bir bakış…

Ne gülümseme vardı ne şaşkınlık. Sadece birbirini tanımıyormuş gibi yapan iki insan hissi.

Fotoğrafçı objektifi indirdi.

Kadının boynunda bir fotoğraf makinesi vardı. Fotoğrafçı sessizce,

“Çok pahalı bir zevk ama,” dedi. “İzin verir misiniz?”

Kadın hafifçe gülümsedi.

“İnsan bazen görünmek istemiyor,” dedi kadın.

Fotoğrafçı Hasan,

“Ben de insanların değil, sakladıkları şeyleri çekiyorum,” dedi.

Tuna gerçekten o anda baktı ona.

Duydu sesini. Şehrin gürültüsü arkada kaldı. Rüzgâr, kadının elindeki sayfaları savurdu.

“Tuna, görebilir miyim?” diye sordu.

Hasan gösterdi. Tuna hâlâ fotoğrafa bakıyordu. Parmakları ekranın kenarında durmuştu sanki.

Hasan,

“Bu arada insanların fotoğrafını çekmeden önce adını öğrenmenin perspektifi değiştirdiğini fark ettim,” dedi.

Tuna başını kaldırdı. Gerçek bir gülümsemeyle baktı Hasan’a.

“Tuna.”

“Ben de Hasan.”

Kısa bir sessizlik oldu.

“Birlikte çekim yapalım mı?”

Hasan kamerayı kapatıp omzuna astı. Tuna, mesafeli ve meraklı bakıyordu ona. Çoğu insan kameranın önünde saklanır ama siz durmayı seviyorsunuz.

“Ben saklanmıyor muyum yani?” diye sordu. İstemsizce güldü.

Köprünün üzerinde çalkalanan şehrin ışıkları suyun üzerinde uzuyordu. Hasan, köprüden geçen yaşlı adamı, martıların dönüşünü, ışıkları, camiyi çekti. Tuna ise sadece onu izledi.

“Ben insanlardan sonra geriye kalan şeyleri çekmeyi de çok seviyorum,” dedi. “Mesela bak, az önce birisi burada durmuş, sonra gitmiş. Ama şu sandalye ve sessizlik kalıyor.”

Bir süre yürüdüler. Köprünün sonuna geldiklerinde şehirde iyice hava kararmıştı. Suyun üzerindeki ışıklar dağılmıştı.

Tuna, çantasındaki telefonu çıkardı.

“Fotoğrafları bana yollar mısın?” dedi.

Hasan başını sallayarak,

“Yollarım,” dedi.

Ama ikisi de o an o fotoğraflardan daha başka bir şeyi düşündüklerini biliyorlardı.

Kısa bir sessizlik oldu.

Çekimden sonra Seyhan Nehri kıyısına kadar yürüdük. Taş Köprü’nün üstünde durduk, suya baktık. Sonra Merkez Park’ta dolaştık. Çimlerde oturan insanlar, yürüyen aileler, bisiklet süren gençler vardı. Bir büfede bir şeyler yedik. Sonra Merkez Camii’ni gezdik.

Sabancı Merkez Camii hem büyüklüğü hem de görüntüsüyle etkileyiciydi. Özellikle gün batımında…

Sokaklarda yürürken insan birini gerçekten görmekten çok, karşılaşma ihtimalini de taşır içinde. O ihtimal bile başka türlü hissettirir. O gün içimde yalnız Hasan vardı. Ve yanımda, her anımda… Çok mutluydum.

İnsan bazen birini görmeden önce bile onun varlığını hisseder. Sanki şehir küçülür, kalabalık geri çekilir. Bütün yollar aynı kişiye çıkar. Hasan’ın da bu şehirde  ve yanımda olduğunu bilmek bile içimde açıklayamadığım bir heyecan yaratıyordu.

Yıllarca yazarak kurulan bu yakınlığın öncesinde onu aniden görmek çok garipti. Onu ilk gördüğüm anı hâlâ çok net hatırlıyorum. Kalabalığın içinde duran sıradan bir adam gibiydi önce. Ne müzik durmuştu ne de dünya değişmişti.

Hasan başını kaldırıp bana baktığında, içimde yıllardır taşıdığım o bekleyiş bir anda gerçek oldu.

Gözlerinde tanıdık bir yorgunluk vardı. Sessizlik yüzüne de yerleşmişti. Hasan’ın yanında tuhaf bir sakinlik hissediyordum. Yürürken çok konuşmadık.

Fotoğrafçı Hasan, Tuna’yı Taş Köprü’de, o kadar kalabalığın içinde ilk kez fark etti. Herkes hareket hâlindeydi ama o kız sanki biraz zamanın dışında duruyordu.

Elinde roman, omzunda açık mavi bir çanta, gözlerinde güneş gözlüğü, limon sarısı bir elbise, açık mavi ayakkabılar…

Gözlerinde siyah güneş gözlüğü,  omzunda siyah bir yelek vardı. Nikon marka fotoğraf makinesi çantası kolunda asılıydı.

Hasan, Taş Köprü’de siyah demirlerin önünde durmuş, karşıya bakıyordu.

Ve o gün ilk kez bir söz geçti içinden:

“Merhaba Umut.”

Tuna arkasına dönüp baktı. Hasan arkasına dönüp baktı. İkisi de o an şunu hissetti:

Bazı insanlar hayatımıza girmek için değil, sessiz bir iz bırakmak için gelir.

Tuna gözlerini kaçırdı. Sonra birbirlerine sarılmadılar. Uzun uzun bakmadılar. Hiçbir söz vermediler. Aynı anda gülümsediler ve vedalaştılar.

Tuna eve doğru yürürken kalabalığın içine karıştı. Şehir her zamanki gibi gürültülüydü; insanlar aceleyle bir yerlere yetişiyor, hayat kimse için durmadan akıp gidiyordu. Hasan ise olduğu yerde kaldı bir süre. Sanki yıllardır unuttuğunu sandığı bir hatırayı yeniden görmüş gibi, dalgın gözlerle suya baktı. İçinde çözülmeyen bir şey vardı; ne tam gidebiliyor ne de gerçekten kalabiliyordu…

Bir daha hiç karşılaşmadılar.

Ne aynı sokaklarda tesadüfen birbirlerine rastladılar ne aynı kalabalıkların içinde yeniden göz göze geldiler. Aynı okullardan geçmediler, aynı cümleleri tamamlamadılar. Hayat, onları birbirine değdirip sonra sessizce ayırmıştı. Yarım kalan bir hikâye gibi kaldılar birbirlerinin içinde.

Ertesi gün Hasan, Tuna’yı telaşla aradı. Adana’da arabasıyla bir çukura düştüğünü söyledi. Sesinde alışılmadık bir panik vardı. “Sen ne yaptın bana?” dedi yarı şaka yarı sitemle. Tuna, o an onun sesindeki kırılganlığı ilk kez bu kadar açık hissetmişti. Ertesi gün Hasan yine aradı. Bu kez başka bir çukura düştüğünü anlattı. Sanki hayat, onu sürekli bir yerlere savuruyor; o ise ne olduğunu tam anlayamadan yoluna devam etmeye çalışıyordu.

Tuna telefonu kapattığında içinde garip bir his kaldı. Hasan’ın aklına ilk gelen kişi olması, onda tarifsiz bir yakınlık duygusu uyandırmıştı. Çünkü insan, en çok korktuğu anda kimi arıyorsa, kalbinde en güvenli yere onu koymuş demekti. Tuna da ilk kez o gün, Hasan’ın sessizliğinin ardında sakladığı yalnızlığı gerçekten hissetmişti.

Evet, birbirlerinin hayatına geç kalmışlardı. Belki de bu yüzden hiçbir şey tam anlamıyla başlayamamıştı. İkisi de eksikti; Hasan’ın içinde kapanmayan yaralar, Tuna’nın içinde ise adını koyamadığı bir özlem vardı. Fakat insan bazı duyguları ancak kaybetmeye yaklaşınca anlayabiliyordu. Onlar da birbirlerini tam hissettikleri anda yolların ayrıldığı o sessiz noktaya gelmişlerdi.

Aslında Hasan, Tuna’yı görmeyi istemişti. Ama bazı insanlar, istedikleri şeye yaklaşmaya cesaret edemezler. Tuna da bunu hissediyordu. Yine de hikâye tamamen bitmedi; çünkü Hasan, zaman zaman eski fotoğrafların arasında Tuna’yı arıyordu. Bir yüzü unutmaya çalışırken bile ona tekrar dönüp bakmak gibi… İnsan bazen en çok geride bıraktığı şeye bağlanıyordu.

Tuna ise Adana’ya her gelişinde aynı hissi taşıyordu içinde: hiçbir şey eskisi gibi değildi. Şehir aynıydı belki ama insanlar değişmişti. Daha doğrusu, yaşananlar ikisini de başka birine dönüştürmüştü. Bazı izler silinmiyordu; sadece insan onlarla yaşamayı öğreniyordu.

Tuna’nın Hasan’a duyduğu şey bir anda başlamıştı. Sessiz, yavaş ve fark edilmeden… Önce sadece onu düşünmek hoşuna gidiyordu; sonra sesi günün en beklenen anına dönüştü. Hasan’ın ise o zamanlar sessiz olmadığını hatırlıyordu Tuna. Daha çok konuşur, daha çok gülerdi. Belki de bu yüzden hissettikleri bu kadar tehlikeliydi. Çünkü aşk, çoğu zaman büyük olaylarla değil; küçük ayrıntılarla, alışkanlıklarla ve fark edilmeden büyüyen yakınlıklarla başlıyordu. İnsan bir gün ansızın, birinin yokluğunu kendi iç sessizliğinde duymaya başlıyordu.

Ertesi gün Hasan yine Tuna’yı aradı. Ama Tuna bu aramanın gerçek sebebini hiçbir zaman tam olarak anlayamadı. Bu bir özlem miydi? Yoksa Hasan’ın içinde taşıdığı boşluğu kısa süreliğine susturma çabası mı? Belki sadece meraktı. Belki de insan, kendini en çok anlayan kişiden tamamen kopmaya cesaret edemiyordu.

Sonra birbirlerini sosyal medyadan takip etmeye başladılar. Bu, yeniden yakınlaşmak değildi aslında; daha çok birbirlerinin hayatına uzaktan tanıklık etmek gibiydi.

Aralarındaki mesafe büyümüş olsa da, tamamen kaybolmamışlardı. Çünkü bazı insanlar hayatınızdan çıksa bile, içinizde yaşamaya devam eder.

Daha zeki yanıtlar alabilir, dosya ve görsel yükleyebilir ve daha fazlasını…

Evet, birbirlerinin hayatına geç kalmışlardı. Belki de bu yüzden hiçbir şey tam anlamıyla başlayamamıştı. İkisi de eksikti; Hasan’ın içinde kapanmayan yaralar, Tuna’nın içinde ise adını koyamadığı bir özlem vardı. Fakat insan bazı duyguları ancak kaybetmeye yaklaşınca anlayabiliyordu. Onlar da birbirlerini tam hissettikleri anda yolların ayrıldığı o sessiz noktaya gelmişlerdi.

Yıldız vermeyi unutmayın 😉
[Total: 0 Average: 0]
Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.