TEFRİKA ROMAN ”Sessizliğin Kıyısında” 16.Bölüm Tarsus’ta Kalan Gölgeler

TEFRİKA ROMAN ”Sessizliğin Kıyısında” 16.Bölüm Tarsus’ta Kalan Gölgeler
16/05/2026 22:43
16
A+
A-

Sokaklar akşamüstüne dönmüştü.
Işıklar yumuşamış, taş duvarların rengi koyulaşmıştı.

Esin yürümeyi yavaşlattı.
Hasan da sustu.

Aralarındaki mesafe bazen bir adım, bazen bir ömür gibiydi.

Bir köşede durdular.
Kalabalık azalmıştı. Şehir onları fark etmiyordu artık.

Hasan konuşmak istedi ama kelimeler gelmedi.

Esin başını kaldırdı:

“Beni neden aradın, Hasan?”

Bu soru artık basit değildi.
Bir arama değil, bir hesaplaşmaydı.

Hasan gözlerini kaçırdı.

“Bilmiyorum… Belki de sadece…”

Cümle tamamlanmadı.

Çünkü “belki”ler insanı yarım bırakır.

Esin bir adım yaklaştı.
Ama bu yakınlık bir davet gibi değil, bir sınır gibi durdu.

İkisi de bunu hissetti.

Bir anlık sessizlik oldu.
Ne geçmiş konuştu, ne gelecek.

Sadece o an vardı. Ve o anda Hasan şunu fark etti:
Onu kaybetmek, bir insanı değil kendi içindeki boşluğu büyütmekti.

Esin geri çekildi.

“Ben artık yarım kalmak istemiyorum.”

Sonra yürüdü.

Hasan olduğu yerde kaldı.

Tarsus’un taşları sessizdi. Tarihi evleri gezdiler. Kleopatra Kapısı, St. Paul Kuyusu, Tarsus Ulu Cami, Roma Yolu ve Antik Sokakları gezip fotoğraf çektiler. Mutlu görünüyorlardı. Tarsus şelalesinde durdular.

Hasan şehre sabah indiğinde, Tarsus ona tanıdık geldi.

Sanki daha önce yaşadığı her şey, burada yeniden yazılıyordu ama farklı bir kalemle.

İçinde tek bir cümle vardı:

“Ben geç kaldım.”

Bu cümle ne yeniydi ne eski.
Sadece bir yerden geri dönmüştü.

Sokaklarda yürürken insanların yüzlerine bakmadı.
Çünkü bakarsa, kendi yüzünü göreceğini biliyordu.

Kleopatra Kapısı’na geldiğinde durdu.

Kleopatra Kapısı

Taşın soğukluğu bile tanıdıktı.

Bir an, Tuna’yı gördüğünü sandı.

Ama o sadece geçmişti.

Ve geçmiş, hep yanlış zamanda görünürdü.

St. Paul Kuyusu’nda sessizlik daha ağırdı.

St. Paul Kuyusu

Hasan eğildi, suya bakmadı.

Çünkü bazı insanlar suya bakarsa kendi içini görür.

O ise içinden kaçıyordu.

Ama kaçtığı şey hep aynı yere çıkıyordu: Tuna’ya.

Öğleye doğru şehir kalabalıklaştı.

Tarsus Ulu Camii

İnsanlar geçti, sesler arttı, hayat devam etti.

Hasan yürüdü.

Ve kalabalığın içinde onu gördü.

Ya da görmek istedi.

Tuna.

Bir anlık.

Bir saniyelik.

Ama gerçekti ya da değildi, fark etmedi.

Çünkü acı çeken insanlar gerçekte değil, insanın içinde yaşar.

Akşam olduğunda Tarsus Şelalesi’ne gitti.

Tarsus Şelalesi

Su sesi, konuşulmamış şeyleri bastırmıyordu.
Aksine, ortaya çıkarıyordu.

Esin oradaydı,yanında…

Bu kez gerçekti.

Hasan bir adım attı.

“Esin…”

Kadın döndü.

Gözleri sakindi.

Yorulmuş ama net, anı yaşayan ve basit…

“Sen hâlâ aynı yerdesin Hasan,” dedi.

Hasan cevap veremedi.

Çünkü o aynı yerde değildi.

O hep gerideydi.

Ama onun içinde bir şey ilk kez gerçekten susmuştu. Birlikte bir kaçamak yapıyorlardı. Otele geçtiler.

Oda küçüktü.
Perde tam kapanmamıştı; dışarıdan gelen sokak lambası ışığı duvara solgun bir çizgi düşürüyordu.

Sessizlik vardı ama bu sessizlik boş değildi.
İçinde söylenmemiş şeyler dolaşıyordu.

Hasan kapıya yaslanmıştı.
Esin pencerenin yanında duruyordu.

“Beni neden buraya getirdin?” dedi Esin.

Sesinde öfke yoktu.
Ama bir tür heyecan ve canlılık vardı.

Hasan cevap vermedi hemen.

Çünkü aslında kendine bile cevap veremiyordu.

Bir adım attı.
Ama bu adım bir yaklaşma mıydı, yoksa bir teslimiyet mi… Belli değildi.

Esin geri çekilmedi.

Aralarındaki mesafe çok azaldı.
Ama o az mesafe en zor olanıydı.

Çünkü artık kaçmak da zor, kalmak da.

Hasan fısıldadı:

“Bilmiyorum…”

Esin gözlerini kapadı bir an.

Ve o an ikisi de şunu hissetti:
Bazı insanlar birbirine değil, kendi içlerindeki eksikliğe yaklaşır.

Sabah ışığı odaya sert girmiyordu.
Daha çok yorulmuş bir ışık gibiydi; geceyi tamamen silmeyen bir sabah.

Esin yatağın kenarında oturuyordu.
Hasan ayakta, pencerenin yanında.

Aralarında bir gece vardı artık. Birlikte oldukları , anı yaşayıp keyif aldıkları o gece…
Ama o gece bir şey çözmemiş, sadece büyütmüştü.

Esin konuştu ilk:

“Biliyor musun Hasan… Ben en çok neyi istiyorum?”

Hasan cevap vermedi.

Esin devam etti, sesi sakindi ama keskin:

“Senden değil. Daha çok sevmeni istiyorum beni.”

Oda daha da sessizleşti.

Hasan başını eğdi.

Esin ayağa kalktı.

“Bir gün var gibisin, bir gün yoksun.
Ben bu arada kendimi kaybettim burada.”

Hasan ilk kez dürüst bir şey söyledi:

“Ben de kendimi kaybettim.”

Esin ona baktı.

Ama bu bakış artık umutlu değildi.

“İkimiz de kaybolduk diye birbirimizi tutamayız.”

Hasan bir adım attı:

“Peki ne yapacağız?”

Esin kapıya yöneldi.

“Ben artık beklemeyeceğim.”

Kapıyı açmadan önce durdu.

Son bir kez arkasına baktı:

“Sevmek yetmiyor Hasan.
Ben artık güvende hissetmek istiyorum.”

Ve çıktı.

Kapı kapanınca Hasan ilk kez şunu fark etti:
Bazı kayıplar bir anda olmaz…
Sabah ışığında netleşir.

Kapı kapandıktan sonra ses uzun süre gitmedi.
Sanki odanın içinde kalmış gibi yankılandı.

Hasan olduğu yerde kaldı.

Bir süre hiçbir şey yapmadı.
Ne oturdu, ne hareket etti.

Sonra pencereye yaklaştı.

Aşağıda Tarsus sabahı vardı.
İnsanlar yürüyordu, hayat devam ediyordu.

Ama onun içinde bir şey durmuştu.

Esin’in söylediği cümle tekrar tekrar geldi aklına:

“Ben artık beklemeyeceğim.”

Yatağa oturdu.

Ellerini yüzüne kapattı.

Ama pişmanlık net değildi.
Daha çok geç kalmış bir fark edişti.

“Ben ne yaptım?” dedi kendi kendine.

Ama cevap yoktu.

Çünkü asıl soru şuydu:
“Ben ne yapmadım?”

Telefonu eline aldı.
Ekrana baktı.
Bir isim yoktu artık arayacak gibi hissettiren.

Sadece boşluk.

O gün odadan çıktığında Tarsus ona aynı görünüyordu.
Ama o artık aynı değildi.

Sokakta yürürken kalabalığın içinde bile yalnızdı.
Çünkü ilk kez şunu anlamıştı:

Bazı insanlar gitmez sen onları “belirsizlikte tutarken” kaybedersin.

Ve Hasan o sabah, kendi içinden çıkamayan bir sessizliğe gömüldü.

Hasan o anda şunu fark etti:
O kaybettiğini sandığı şey bir insan değil, onu tutan son bağdı.

O yüzden Esin’in peşinden gitti. Ve onu durdurdu.

Sarıldılar.

O sabah uyandığında Esin’le arasındaki senli benli olan yalnızlık halinin farkındaydı. Yas tutan bir sevgi vardı içinde. Ama Esin’e değildi bu. Geri dönmeyeceğini bile bile zihninde yaşamaya devam eden birine duyduğu bir sevgiydi bu. Hatıralar pasif değil, canlıydı. Bir donup kalma halindeydi. Artık acı ağlatan değil insanı taşlaştıran bir şeye dönüşmüştü. Yasın en ağır tarafı budur. Hissediyorsun aslında ifade edemiyorsun.

Okuyucu,

Ey Okuyucu,

Kızma Hasan’a…

Okurken kendini benim yerime koy.

Çünkü sende kendinden bahsedildiğini biliyorsun.

Senden söz ettiğimi ve senin de hikayeni anlattığımı,

Sende biliyorsun ki kendi anılarımı, yaşanmış anlarımı dile getirdiğimi…

Hasan’ın geri çekilmeleri, Tuna’nın anlam arayışı, söylenmeyen şeylerin ağırlığı…

İnsan sevdiği kişiye yalnız sevgisini değil, korkularını da taşıyor. Ve bazı sevgiler, insanın taşıdığı o korkuların altında yavaş yavaş yoruluyor.

Hasan bir gün şunu düşündü: İnsan bazı insanları kaybetmez aslında; onları kendi içinde eksik bırakır. Bu yüzden ayrılıklar bitmiyor. Bir ses, bir bakış, bir sokak, sıcak bir rüzgâr…

Her şey onları yeniden hatırlatıyor.

Hasan uzun süre kendini seçimler yapan bir adam sandı. Oysa hayatının büyük kısmını, ne zaman başladığını bile hatırlamadığı eski reflekslerle yaşıyordu.

Birine yaklaşırken içinde beliren huzursuzluğu “korku” diye adlandıramıyordu; sadece bir süre sonra daraldığını hissediyor, sonra da geri çekiliyordu. Bunu bilinçli yapmıyordu. Daha çok, bedeninin ondan önce karar verdiği bir şey gibiydi.

Çocukluğundan beri içinde sessizce çalışan bir düzen vardı: Çok yaklaşma, çok bağlanma, çok açılma. Çünkü insan bir şeye ne kadar alışırsa, kaybettiğinde o kadar eksiliyordu. Hasan bunu cümlelerle bilmiyordu ama ruhu biliyordu. İki yaşında kaybettiği babasının yüzünü hatırlamıyordu belki, ama yokluğun evin içine nasıl yerleştiğini hatırlıyordu; konuşulmayan şeylerin insanın içine nasıl çöktüğünü, sessizliğin bazen bir karaktere dönüştüğünü.

Bu yüzden Hasan, sevildiğinde bile tam rahatlayamıyordu. Bir kadın ona yaklaştığında, içinde aynı anda iki duygu büyüyordu: Kalma isteği ve kaçma ihtiyacı.

Ve çoğu zaman kaçma hissi daha hızlı davranıyordu. Çünkü o his yeni değildi; yıllardır oradaydı.

Kadınlar üzülürken Hasan bazen gerçekten hiçbir şey anlamıyormuş gibi görünürdü. Oysa anlamadığı şey kadının acısı değil, kendi davranışının o acıyla ilişkisi idi. Aradaki köprü eksikti. Bu yüzden bir bakışı görür ama nedenini kaçırır, bir sessizliği hisseder ama içindeki kırılmayı okuyamazdı.

Sonra insanlar giderdi.

Hasan’ın farkındalığı hep biraz geç kalırdı. Bir ev boşaldığında, bir ses eksildiğinde, bir mesaj artık gelmediğinde…

İşte o zaman bazı şeyler yerine otururdu içinde. Ama bu kez de zaman geçmiş olurdu. Çünkü Hasan’ın duyguları geç çalışan bir saat gibiydi; doğruyu gösterirdi belki, ama her şeyi olduktan sonra.

Ve insanın en zor değiştirdiği şey, bir zamanlar onu hayatta tutmuş savunmalarıydı. Hasan’ın geri çekilmeleri, susmaları, eksik bırakmaları… Bunların hepsi bir zamanlar onu korumuştu. Şimdi ise aynı şeyler, sevdiği insanları yavaş yavaş ondan uzaklaştırıyordu.

Trajedi de tam burada başlıyordu zaten: Hasan’ın içinde sevgi vardı belki, ama sevgiyi sürdürecek güven duygusu eksikti.

Hasan’ın babasıyla ilişkisi aslında bir “hatıra ilişkisi” değil, bir “yokluk ilişkisi”ydi. Çünkü insan iki yaşında kaybettiği bir babayı yüzüyle değil, bıraktığı boşlukla taşır.

Hasan büyürken babasını anlatan cümleler duyardı belki:
“Baban şöyle adamdı…”
“Baban yaşasaydı…”

Ama hiçbir anlatı, bir çocuğun omzuna konan eli dolduramazdı. Bu yüzden Hasan’ın içinde babasına dair tamamlanmamış bir duygu kaldı. Ne tam yas tutulmuştu ne de gerçekten konuşulmuştu. Babası evde yoktu ama yokluğu evin her yerine sinmişti.

Annesi ise uzun süre ayakta kalmaya çalışan bir kadın olmuştu. Hayatın yükünü taşımak zorunda kalan, duygularını bastırarak yaşayan biri. Böyle kadınlar çocuklarını sever ama sevgiyi çoğu zaman “bakım” üzerinden gösterir:
yemek yaparak,
koruyarak,
idare ederek.

Fakat duygusal yakınlık başka bir şeydir.

Hasan annesinin yorgunluğunu çok küçük yaşta hissetti. Bu yüzden çocuk olmaktan çok, sessiz olmayı öğrendi. Annesini üzmemeyi, sorun çıkarmamayı, kendi duygularını içine gömmeyi…

Bir gün ağladığında:
“Tamam, geçer,” denmişti belki.

Bir gün korktuğunda:
“Güçlü ol,” denmişti.

Ve Hasan şunu öğrendi:
Duygular çözülmez; bastırılır.

Bu yüzden yetişkin olduğunda bir kadın ona kendi kırgınlığını anlattığında Hasan’ın içinde hemen bir kapanma hissi oluşuyordu. Çünkü o duygusal yoğunluk, çocukluğundaki çaresizlik hissini uyandırıyordu. Ne yapacağını bilmediği için geri çekiliyordu.


Annesiyle ilişkisi sevgi eksikliği değil, daha çok sessiz bir bağlılıktı. Hasan annesini kırmak istemeyen bir çocuk olarak büyüdü; ama aynı zamanda onunla gerçekten konuşmayı hiç öğrenemedi.

Babası ona güven hissini bırakamadan gitmişti.
Annesi ise sevgiyi göstermeyi değil, dayanmayı öğretmişti.

Hasan’ın bütün ilişkileri biraz bu iki eksikliğin arasında şekillendi:
Bir yanda kaybetme korkusu,
öbür yanda duyguları taşıyamama hali.

Hasan iki yaşındayken babası öldüğünde, bunu ölüm olarak anlamadı elbette. İki yaşındaki bir çocuk “ölüm”ü kavrayamaz; ama yokluğu hisseder. Bir sesin artık gelmemesini, bir kokunun evden çekilmesini, annesinin yüzündeki değişimi bedenine kaydeder.

Belki o gün ev çok kalabalıktı. İnsanlar fısıltıyla konuşuyor, kapılar açılıp kapanıyordu. Hasan olan biteni anlamıyordu ama herkesin başka türlü davrandığını hissediyordu. Çocuklar bazen kelimeleri değil, havayı öğrenir.

Bir ara annesinin eteğine tutunmuştu belki. Annesi dalgın bir hareketle saçını okşamış ama gözleri başka yere bakmıştı. Hasan o anda ilk kez şunu hissetmiş olabilir: Artık hiçbir şey eskisi gibi değil.

Fakat kimse ona oturup açıklama yapmadı. Çünkü büyükler kendi acılarıyla meşguldü. Böyle olunca Hasan’ın zihninde ölüm bir cümleye dönüşmedi; belirsiz bir eksiklik olarak kaldı.

Yıllar sonra bile Hasan’ın içinde adı konmamış bir terk edilme hissi vardı. Mantığıyla “babam beni bırakmadı” diyordu belki, ama çocuk tarafı bunu ayıramıyordu. Çünkü çocuk zihni için giden herkes biraz “bırakan” olur.

Bu yüzden Hasan büyüdüğünde insanlara bağlanmak isterken bile tam rahatlayamadı. Yakınlık onun içinde aynı anda iki şeyi uyandırıyordu: Ait olma isteği, kaybetme korkusu.

Ve çoğu zaman korku daha hızlı davranıyordu.

İnsanlar Hasan’ı bazen mesafeli, bazen kararsız, bazen duygusuz sanıyordu. Oysa Hasan’ın içinde çok eski bir çocuk hâlâ şunu anlamaya çalışıyordu:
“Bir insan bir gün neden yok olur?”

Hasan iki yaşında olduğu için babasının ölümünü bilinçli bir yas olarak yaşayamadı. Ama bedeninde ve bağlanma biçiminde o kaybın izi kaldı. Yani yas “çözülmedi”; sadece kelimesiz bir eksiklik olarak içinde kaldı.

Bu yüzden Hasan’ın hayatında kayıplar olduğunda eski duygu yeniden tetikleniyor olabilirdi. Ama sorun şuydu:
O duygu çok eski ve adı konmamış olduğu için, Hasan onu zamanında anlayamıyordu.

Bu yüzden onun yasları: gecikmeli, dağınık, tam neye ağladığını bilmeden yaşanan
yaslar hâline geliyordu.

Sanki biri gittikten sonra içinde sadece o kişiye ait olmayan daha büyük bir boşluk açılıyordu. Ve Hasan o boşluğun nereden geldiğini tam ayıramıyordu.

Bu yüzden Hasan için öylediğim çok anlamlı:

“Yası hep geç tutuyor.”

Çünkü Hasan’ın duyguları çoğu zaman olay yaşanırken değil, kayıp kesinleşince açılıyor. Yakınlık anında savunmaları çalışıyor: Geri çekilme, hissi bastırma, anlamlandıramama.

Ama kişi gidince savunma düşüyor ve alttaki eksiklik ortaya çıkıyor.

Fakat burada trajik olan şuydu:
Hasan’ın tuttuğu yas bazen sadece bugünkü kişiye değil, geçmişte hiç tutulamamış yasların toplamına dönüşüyordu.

Bu yüzden acısı büyük oluyor ama yönü karışık kalıyordu.
Kimi özlediğini, neyi kaybettiğini, hangi zamana ağladığını tam ayıramıyordu.

Hasan’ın acıları hiçbir zaman zamanında gelmiyordu; sanki hayatındaki bütün kayıplar, yıllarca gecikmiş bir tren gibi aynı gece içinde varıyordu kalbine.

Çünkü yokluk, bastırdığı bağı görünür hâle getirir. Yakınlık anında savunmaları çalışır; kayıpta ise savunmanın altında kalan eksiklik ortaya çıkar.

Ve bu durum Tuna’nın yaşadığı kırgınlığı küçültmüyordu. Çünkü görülmemiş olmak gerçekten insanın içinde uzun süre kalan bir yaradır.

Hasan bunu çoğu zaman bir “olay” gibi değil, bir “atmosfer değişimi” gibi yaşadı.

Evdeki hava birden ağırlaştığında bunu “bir şey yanlış gitti” diye değil, sadece “sessizlik arttı” diye fark ederdi. Karşısındaki kadının yüzü değişir, bakışı donar, sesi kısılırdı. Hasan bunu görürdü ama gördüğü şey onun içinde bir duyguya dönüşmezdi; sadece bir durum bilgisi gibi kalırdı.

“Ne oldu?” derdi bazen, gerçekten bilmek için değil, boşluğu doldurmak için.

Kadın “hiç” dediğinde, Hasan bunu bir inkâr değil, bir cevap olarak kabul ederdi. Çünkü onun zihninde iki şey arasında doğrudan bir köprü yoktu: Kendi yaptığı şey ile karşısındakinin iç kırılması arasında.

Bazen bir cümle kurardı, basit, gündelik bir şey. O cümleden sonra kadının gözleri dolardı. Hasan bunu fark ederdi; ama içinden “onu incittim” düşüncesi geçmezdi. Daha çok şunu hissederdi: “Yine bir şey değişti.”

Sonra kendi içine çekilirdi. Sessizliğin sebebini dışarıda aramak yerine içinde aramaya başlardı ama yanlış yerden. “Ben neden böyleyim?”, “Neden hep böyle oluyor?” soruları dönerdi zihninde. Fakat bu sorular onu karşısındaki insana değil, kendine daha da uzaklaştırırdı.

Kadın ağladığında Hasan bazen aynı odada kalırdı, bazen kalkıp başka odaya geçerdi. İkisi de bir çözüm gibi görünürdü onun için. Kalmak da gitmek de, aslında aynı şeyi değiştirirdi: hiçbir şeyi anlamlandırmazdı.

O gece de öyle olmuştu.

Hasan yine “basit” bir şey söylemişti. Ne sertti ne de büyük bir cümleydi. Ama karşısındaki kadın bir anda sustu. Çay bardağını masaya bırakırken çıkan ses biraz fazla netti.

Hasan baktı.

Kadının gözleri doluydu.

O an evin içindeki hava değişti.

Hasan bunu hissetti—evet. Ama yanlış isimlendirdi: “gerginlik.”

Kadın, “Beni görmüyorsun Hasan,” dedi.

Hasan bir an durdu. Cümlenin içini değil, sadece şeklini aldı zihnine. “Görmüyorsun” kelimesi onun içinde “anlamıyorum”a dönüştü.

“Ne demek istiyorsun?” dedi.

Kadın cevap vermedi.

Sessizlik uzadı.

Hasan o sırada gerçekten düşünüyordu. Ama düşündüğü şey şuydu: “Ben neyi kaçırıyorum?”
Karşısındaki insanın kalbini değil, olayın mantığını çözmeye çalışıyordu.

Kadın kalkıp gittiğinde Hasan yerinde kaldı.

Kapı kapanınca evdeki ses azaldı.

Hasan etrafına baktı.

Her şey yerli yerindeydi.

Sadece bir şey eksilmişti ama ne olduğunu adlandıramadı.

Ve tam o eksikliği hissedemediği için, ertesi gün hayatına kaldığı yerden devam etti.

Küçük Hasan annesinin elini sıkı sıkı tutardı.

Ev kalabalıktı ama kimse ona tam olarak açıklama yapmazdı.

Fısıltılar vardı.

“Çok küçükmüş zaten…”
“Hatırlamaz bile…” Derlerdi.

Hasan sadece yüzlere bakardı.

Annesi ağlardı bazen.
Ağlamakla meşguldü ama sessizdi Hasan.

Hasan sorardı:
“Baba nerede?”

Kimse cevap vermezdi.

Bir süre sonra biri dedi ki:
“Baban artık yok.”

“Yok” kelimesi küçük Hasan’ın içinde bir resme dönüşmedi.

Sadece boşluk oldu.

Yıllar sonra Hasan, insanlara yaklaşırken şunu taşıdı:

Birini sevmek, onun bir gün “yok olabileceği” gerçeğiyle birlikte gelir.

Yıldız vermeyi unutmayın 😉
[Total: 0 Average: 0]
Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.