TEFRİKA ROMAN`SESSİZLİĞİN KIYISINDA 17.Bölüm Bir Garip Rüya Rengiyle
17.Bölüm Bir Garip Rüya Rengiyle
Bir garip rüyâ rengiyle
Uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgârda uçan tüy bile
Benim kadar hafif değil.
Başım sükûtu öğüten
Uçsuz, bucaksız değirmen;
İçim muradına ermiş
Abasız, postsuz bir derviş;
Gözyaşlarıyla karışmış bir sessizlik vardı evin içinde; öyle ki insan, bu sessizliğin yıllardır aynı koltukların üzerinde oturduğunu, aynı perdelerin arasından sızan akşam ışığını izlediğini düşünebilirdi. Hasan’ın evi, dışarıdan bakıldığında sıradan bir memur evi gibi görünürdü belki; fakat içeride, eski zamanlardan kalmış bir hikâyenin ağır kokusu dolaşırdı. Rüya bunu ilk geldiği gün anlamıştı. Bazı evler, içinde yaşayan insanların kaderini duvarlarına işlerdi çünkü. Bu ev de Hasan’ın suskunluğunu, yarım kalmış cümlelerini ve hiçbir zaman sorulamamış sorularını içine çekmişti.
Rüya, Hasan’ın yokluğuna alışmıştı artık. Aynı masada oturup birbirine dokunmadan geçirilen akşamlar, insanı zamanla görünmez bir yalnızlığa sürüklüyordu. Hasan’ın eve geliş saatini bilir, ayak seslerinden ruh hâlini anlar, çayını hangi sessizlikle içeceğini tahmin ederdi. Ama yine de onun içinde neyin kırıldığını hiçbir zaman tam olarak öğrenememişti. Belki Hasan da bilmiyordu bunu. İnsan bazen kendi içindeki karanlığı tanımadan yaşlanıyordu.
Bahçedeki ağaçlar rüzgârla eğilip kalkarken, Rüya uzun uzun pencereye bakardı. Bir zamanlar hayatlarının da böyle hareketli, böyle canlı olduğuna inanmak isterdi. Hasan gençliğinde ona hikâyeler anlatırdı; Adana’nın sıcak gecelerini, portakal çiçeği kokularını, çocukluğunda duyduğu tren seslerini… Rüya, o hikâyelerin içinde Hasan’a âşık olmuştu belki de. Çünkü insan bazen birine değil, onun anlattığı hayata tutulurdu.
Sonra yıllar geçti. Hikâyeler azaldı. Hasan sustu. Sustukça ev büyüdü sanki; odalar uzaklaştı, duvarlar kalınlaştı. Aynı yatağın içinde birbirinden habersiz iki yabancı gibi yaşamaya başladılar. Ama ayrılmadılar. Türkiye’de bazı evlilikler sevgiyle değil, alışkanlıkla ayakta dururdu; bunu Rüya çok geç anlamıştı.
Bir gece, elektrikler kesildiğinde, Hasan karanlığın içinde sigarasını yakmış ve uzun süre hiçbir şey söylemeden oturmuştu. Sigaranın ucundaki küçücük kırmızı ışık, Rüya’ya yıllardır sönmeyen bir acıyı hatırlatmıştı. Hasan’ın yüzü karanlıkta görünmüyordu ama Rüya onun yorgun gözlerini ezbere biliyordu. İnsan en çok, ezberlediği bir yüzün yabancılaşmasına üzülürdü.
“Biz ne zaman böyle olduk?” diye sormak istedi o gece. Soramadı.
Çünkü bazı soruların cevabı yoktu; bazı cevaplar ise insanın bütün hayatını dağıtabilirdi.
Hasan ayağa kalkıp pencereyi açtı. İçeri soğuk bir rüzgâr doldu. Uzakta bir köpek havladı. Şehrin geceyle birlikte derinleşen uğultusu, eski bir radyodan yayılan cızırtı gibi evin içine sindi. Hasan başını eğdi. Rüya onun omuzlarında yılların ağırlığını gördü. O an, sevmenin bazen bir insanı kurtarmaya yetmediğini anladı.
Ve yine de Hasan’a baktığında, yıllardır terk edemediği o kırık merhamet duygusu içini kapladı. Çünkü insan en çok, birlikte yaşlanmaya alıştığı kişiyi unutamıyordu.
Rüya aynanın karşısında uzun süre kıpırdamadan durdu. Yüzüne baktı; ama gördüğü şey kendisi değildi sanki. Aynanın içinde duran kadın, yıllardır aynı evde yaşayan ama yavaş yavaş kendi hayatından silinen birine benziyordu. Bir zamanlar neşesiyle insanları güldüren, girdiği ortamı değiştiren o genç kadın gitmişti. Yerine, gözlerinin altında uykusuz gecelerin gölgesini taşıyan başka biri gelmişti.
Salonun içinden televizyonun boğuk sesi geliyordu. Hasan yine hiçbir şey olmamış gibi koltuğa yayılmıştı. Eve geldiğinden beri doğru düzgün konuşmamıştı. Kravatını çıkarıp masanın üzerine bırakmış, telefonunu ters çevirerek sessize almıştı. Bu hareketi son zamanlarda sık yapıyordu. Rüya bunu fark ediyor ama kendine itiraf etmek istemiyordu.
Bir süre aynadaki yansımasına baktıktan sonra yavaşça yatak odasının kapısını kapattı. İçinde açıklayamadığı bir huzursuzluk dolaşıyordu. Sanki evin içinde görünmeyen biri daha vardı. Hasan’ın sustuğu her gün, bu görünmeyen kişi biraz daha büyüyordu.
Masaya yaklaşınca Hasan’ın mont cebinden yarısı dışarı taşmış bir fotoğraf gördü. Önce bakmamayı düşündü. Sonra eli istemsizce uzandı. Fotoğrafı çekip çıkardığında kalbi sıkıştı.
Hasan’dı bu.
Ama onun yıllardır gördüğü Hasan değildi.
Fotoğrafta genç bir kadın vardı Hasan’ın yanında. Kadının saçları omzuna dökülüyordu, yüzünde rahat bir gülümseme vardı. Hasan ise uzun zamandır evde göstermediği bir ifadeyle gülüyordu. Gözlerinin içi ışıyordu. Rüya o gülümsemeyi görünce boğazında bir şey düğümlendi. Çünkü insan bazen ihaneti bir dokunuşta değil, yıllardır görmediği bir gülüşte anlardı.
Fotoğrafın arkasında küçük bir yazı vardı:
“Birlikte daha güzel günlere.”
Rüya’nın eli titredi.
O anda salonun ışığı yandı.
Hasan kapının önünde durmuş ona bakıyordu.
Yüzündeki ifade öfke değil, yakalanmış bir insanın yorgunluğuydu.
“Karıştırma şunları,” dedi sessizce.
Rüya ilk kez geri çekilmedi.
“Kim bu kadın?”
Hasan cevap vermedi. Sessizlik büyüdü. Dışarıdan geçen bir arabanın farı odanın duvarında kısa bir ışık bıraktı. Rüya o an, yıllardır içinde biriktirdiği bütün şüphelerin gerçek olduğunu hissetti.
“Ne zamandır?” diye sordu.
Hasan derin bir nefes aldı. Ceketini sandalyeye bıraktı. Sanki birazdan çok ağır bir şey söyleyecekmiş gibi başını eğdi.
“Bilmiyorum,” dedi sonunda. “Belki uzun zamandır.”
Bu cümle Rüya’nın içinde bir kapıyı kırdı.
Çünkü mesele başka bir kadın değildi artık. Mesele, Hasan’ın uzun zamandır bu evde yaşamıyor oluşuydu.
Rüya salona geçti. Evin içindeki her eşya birden yabancı görünmeye başladı. Birlikte seçtikleri perdeler, yıllarca yemek yedikleri masa, duvardaki düğün fotoğrafı… Hepsi geçmişten kalmış dekor gibiydi şimdi.
Hasan arkasından geldi.
“Anlatabilirim,” dedi.
Rüya acı bir gülümsemeyle ona baktı.
“Hayır Hasan,” dedi yavaşça. “Sen uzun zamandır burada değilsin. Sadece eve geliyorsun.”
Bu cümleden sonra evin içi sessizleşti. Ama bu sessizlik eskisi gibi değildi artık. İlk kez, bir şey gerçekten bitmişti.