TEFRİKA ROMAN ”Sessizliğin Kıyısında” 22. Bölüm , Babaların Sessizliği
Hasan bu şehri seviyordu.
Ama bu, insanın sevdiği birine duyduğu sıcaklığa benzemiyordu.
Daha çok alışılmış bir yara gibiydi Adana.
Gitse eksikliğini hissedeceği, kalsa içini bunaltan bir yer.
Şehrin bazı saatlerini ezbere biliyordu: O öğle sıcağında boşalan sokakları, akşamüstü kebapçıların önünde yükselen dumanı, portakal çiçeği zamanı gelen ağır kokuyu, yaz gecelerinde balkonlardan taşan televizyon seslerini.
Bazen arabayı rastgele sürüyordu.
Eski mahallelerin arasından geçiyor, Sonra Baraj Yolu , Gürsel Paşa ve çocukluğunun geçtiği sokaklara bakıyordu. İnsan bazı şehirlerden ayrılamıyordu.
Çünkü hafıza biraz sokaklara siniyordu.
Hasan’ın iki oğlu vardı:
Çınar ve Mete.
Çınar daha içine kapanık bir çocuktu.
Babasına benziyordu biraz.
Sessizce gözlem yapıyor, kolay konuşmuyordu.
Mete ise daha hareketliydi: sürekli soru soran, bir şeyleri söküp takan, evin içinde koşan bir çocuk.
Hasan bazen Mete’ye bakarken kendi çocukluğunu düşünüyordu.
İnsanın en çok korktuğu şey, kendi eksiklerini çocuklarında görmekti. En çok korktuğu şey çocuklarını babasız bırakmaktı. Bu hayatta onun için en değerli şey ailesiydi.
Pazar günleri Rüya’yı ve çocukları alıp sahile götürüyordu bazen.
Mete bisiklet sürüyor,
Çınar telefonuyla fotoğraf çekiyordu.
“Baba şuraya baksana,” diyordu Çınar.
“Güneş iyi vurdu.”
Hasan hafifçe gülümsüyordu.
Çocuk büyürken insan kendi izini görüyordu onda.
Akşam dönüşlerinde arabada genelde müzik çalardı. Sıla, Emre Fel, Barış Manço, Teoman, Erkin Koray…
Mete konuşur,
Çınar camdan dışarı bakardı.
Rüya yolu ve onları izlerdi.
Hasan onları dikiz aynasından izliyordu bazen.
Ve içinden geçen şey tam mutluluk değildi.
Daha çok kırılgan bir şefkat hissiydi.
Çünkü insan baba olunca şunu anlıyordu:
Kimse tamamen iyileşmeden çocuk büyütemiyordu.
Gece çocukları bıraktıktan sonra şehir yine eski hâline dönüyordu.
Kırmızı ışıklar, sıcak asfalt, uzun bulvarlar, kanallar …
Hasan bazen arabayı durdurup sigara yakıyordu.
Adana geceleri büyük görünüyordu.
Ama insanın içindeki boşluk, şehirlerden daha geniş olabiliyordu.
Hasan’ın çevresi kalabalık görünürdü.
Telefonunda onlarca insan vardı: reklamcılar, ajans çalışanları, eski arkadaşlar, oyuncular, marka sahipleri, fotoğrafçılar.
Ama insan yaş aldıkça şunu öğreniyordu:
Kalabalık başka şeydi, yakınlık başka.
En eski arkadaşlarıyla ayda birkaç kez buluşurlardı. Murat, Yasin, Ahmet, Enes, Buğlem, Rümeysa, Fadime, Ayşenur, Yağmur…
Genelde Adana’da eski bir kebapçıya ve doğada zaman geçirmeye giderlerdi.
Masada: köz patlıcan, ağır konuşmalar, yarım kahkahalar olurdu.
Hepsi yorulmuş adamlardı biraz. Kadınlarsa eğlenceli, anı yaşamayı seven…
Kimi boşanmıştı.
Kiminin çocuğu uzak şehirdeydi.
Kimi borç içindeydi.
Kimi çok mutluydu.
Ama masada bunlar tam konuşulmazdı.
Erkekler bazen hayatlarını şakayla örterdi.
“Hasan yine dalmış,” derdi Ahmet.
“Bu kesin yine âşık oldu.”
Masada gülüşmeler olurdu.
Hasan da hafifçe gülerdi.
Kimse onun gerçekten ne düşündüğünü tam bilemezdi.
Çünkü Hasan yıllar içinde kendi içini saklamayı öğrenmişti.
Bir dönem İstanbul’dan gelen genç fotoğrafçılarla da çok vakit geçirdi.
Onlar Hasan’a saygı duyuyordu.
“Abi senin kadraj başka,” diyorlardı.
Hasan onların enerjisini seviyordu ama bazen yoruluyordu da.
Çünkü genç insanlar hâlâ hayatın açılacağına inanıyordu.
Hasan ise bazı kapıların sessizce kapanabildiğini öğrenmişti artık.
En yakın olduğu insanlardan biri Tuna’ydı.
Tuna Hasan’ın sustuğu yerleri anlayabiliyordu.
Bazen saatlerce aynı arabada giderler, neredeyse hiç konuşmazlardı.
Gerçek dostluk biraz buydu zaten:
Sessizlikten rahatsız olmamak.
Annesi hâlâ eski mahallede oturuyordu.
Hasan haftada bir uğruyordu ona.
Kadın oğlunun içindeki yalnızlığı hissediyor ama adını koyamıyordu.
Çay koyarken hep aynı şeyi soruyordu:
“Çok yoruluyorsun sen Hasan.”
Hasan ise her seferinde:
“İş işte anne,” diyordu.
Çünkü bazı erkekler annelerine bile kırgınlıklarını anlatamıyor.
Kalabalığın içinde sevilen bir adamdı Hasan.
Ama geceleri eve döndüğünde,
Anahtarı kapıya tek başına sokuyordu.
Ve insan bazen en büyük yalnızlığı, en çok insan tanıdığı dönemde yaşıyordu.