TEFRİKA ROMAN: ”Sessizliğin Kıyısında” 6.Bölüm, ADANA…ADANA…

TEFRİKA ROMAN: ”Sessizliğin Kıyısında” 6.Bölüm, ADANA…ADANA…
09/05/2026 18:34
128
A+
A-

ADANA — ADANA

1950’lerin Adana’sında, Ömür Hanım anlatıyordu Tuna’ya, yaz geceleri yalnızca sıcakla değil, insanların içlerinde taşıdığı umutla, yorgunlukla ve değişme arzusuyla da ağırlaşırdı; çünkü o yıllarda sinema, bugünün alışılmış eğlencelerinden biri olmaktan çok daha öte bir anlam taşır, insanların hayatın sert yüzüne kısa süreliğine de olsa başka bir gözle bakabilmesine imkân sağlayan büyülü bir kapıya dönüşürdü. Yazlık sinemaların demir sandalyeleri gece boyunca nem çeker, minderlerin üzerine sinmiş ter kokusu patlamış mısırın sıcak kokusuna karışırken, mahalleden gelen insanlar aynı perdede birleşir; komşular, bakkallar, berberler, işçiler, çocuklar ve yoksulluğun içinden geçerek ayakta kalmaya çalışan nice insan, beyaz perdede kendi hayatlarının biraz daha gürültülü, biraz daha cesur ve biraz daha umutlu bir yansımasını izlerdi. Çünkü perdede anlatılan hikâyeler yalnızca kurmaca değildi; o hikâyeler, hayatın değişebileceğine dair insanın içine sinsice yerleşen inatçı bir inancın kendisiydi.

Film bittiğinde sinema sessizliğe gömülmezdi; aksine insanlar, özellikle de Yılmaz Güney filmlerinden çıkanlar, sanki içlerinde büyüyen bir cümleyi taşıyormuş gibi ağır adımlarla yürür, eve varıncaya kadar filmin sahnelerini tekrar tekrar zihinlerinde kurarlardı. Çünkü izledikleri şey yalnızca bir film değil, kendi hayatlarının başka bir ihtimalle yeniden yazılabileceğine dair güçlü bir çağrıydı. Adana’nın sıcak sokaklarında yankılanan bu filmler, insanların içinde bastırılmış öfkeyi, adalet arzusunu ve değişim isteğini görünür hâle getirirdi.

Pamuk tarlalarıyla, tekstil atölyeleriyle ve fabrikaların bitmek bilmeyen gürültüsüyle büyüyen Adana, emeğin çok olduğu fakat emeğin karşılığının her zaman verilmediği bir şehirdi; bu nedenle mahallelerin arasında görünmez ama derin sınırlar oluşmuştu. Kenar mahallelerde toprak yollar, alçak evler ve birbirinin hayatına karışan kalabalık sesler bulunurken, merkeze doğru gidildikçe betonlaşma artar, sokaklar kalabalıklaşır ve şehrin sert yüzü daha belirgin hâle gelirdi. Buna rağmen Adana insanı, bütün bu yoksulluğun ve mücadelenin ortasında, birbirine tutunmayı bilen güçlü bir dayanışma duygusu taşırdı.

1970’lerde yazlık sinemalar, Alsaray sineması, Arı sineması, Sular sineması Adana’nın en önemli kültür alanlarından biri hâline gelmişti; çünkü o sinemalar yalnızca film izlenen yerler değil, insanların ortak hayal kurduğu, aynı hikâyede birleştiği ve aynı duyguda buluştuğu alanlardı. Özellikle Yılmaz Güney’in filmleri, şehrin ruhuyla bütünleşmiş gibiydi; onun filmlerindeki sert ama adalet arayan karakterler, Adana sokaklarında yaşayan insanların öfkesine, kırgınlığına ve direncine benziyordu. Bu yüzden o filmler perdeden taşar, insanların gündelik hayatına karışır, kahvehanelerde, sokak aralarında ve çay ocaklarında uzun uzun konuşulurdu.

Adana insanı dışarıdan bakıldığında sert görünürdü; sesleri yüksek çıkar, konuşmaları hızlı olur, tepkileri bir anda yükselirdi. Fakat bu sertliğin altında kolay incinen, dostluğu çabuk benimseyen ve unutmayı pek bilmeyen yoğun bir duygusallık saklıydı. İnsanlar gündüz sıcağın altında çalışır, akşam olduğunda ise sokaklara taşan hayatın içinde nefes almaya çalışırdı. Ağır nemin çöktüğü gecelerde açık çay ocaklarında oturan insanlar, sokak boyunca dolaşan kalabalıklar, yazlık sinemalardan çıkan çocuk sesleri ve ışığın etrafında dönen böcekler, şehrin bitmek bilmeyen hareketine duygusal bir derinlik katardı. Adana, bütün sertliğiyle birlikte, insanın içine işleyen ve kolay kolay unutulmayan bir şehirdi.

Eski fabrikalar birer birer kapanıp sessizliğe gömülse de onların duvarlarına sinmiş hikâyeler kaybolmazdı; çünkü Adana’da hiçbir emek tamamen unutulmaz, hiçbir alın teri bütünüyle yok olup gitmezdi. Yıkılan eski yazlık sinemaların yerinde artık başka binalar yükselse bile insanlar hâlâ geceleri o sokaklardan geçerken geçmişin uğultusunu duyar gibi olurdu. Sinema çıkışında geç saatlere kadar kalabalık kalan sokaklar, kebap kokusuna karışan buzlu ayran serinliği, bir köşe başında geçmiş günleri anlatan yaşlıların sesi ve eve dönüş yolunda ağır ağır yürüyen insanların yüzlerindeki yorgun umut, şehrin hafızasında yaşamaya devam ederdi.

1975’e gelindiğinde Adana büyümeyi sürdürüyordu; fabrikaların bacaları çoğalıyor, inşaatlar yükseliyor, şehrin sınırları her geçen gün biraz daha genişliyordu. Fakat büyüyen yalnızca şehir değildi; eşitsizlik de aynı hızla büyüyordu. İnsanlar sabahın erken saatlerinden gecenin geç vakitlerine kadar çalışıyor, üretim artıyor, pamuk tarlaları genişliyor, fabrikalar durmadan işliyor ama hayat, herkes için aynı ölçüde değişmiyordu. Şehir, emeğin omuzlarında yükselirken emeğin karşılığı çoğu zaman eksik kalıyordu. Bu yüzden Adana’nın sokaklarında hem güçlü bir çalışma arzusu hem de derin bir sınıf çatışmasının sessiz gerginliği hissediliyordu.

Pamuk tarlalarında güneşin altında çalışan işçiler, fabrikalarda makinelerin bitmek bilmeyen sesine karışan yorgun bedenler, yükselen inşaatlarda çalışan ustalar ve her gün aynı düzenin içinde sıkışıp kalan insanlar, şehrin görünmeyen yükünü taşıyordu. Adana, bir yandan üretimin ve büyümenin merkezi hâline gelirken diğer yandan insanların içindeki kırgınlıkları da büyüten bir şehir oluyordu.

1950’li yıllarda Türkiye büyük bir değişim yaşamaya başlamıştı. Demokrat Parti’nin seçimleri kazanmasıyla birlikte Adnan Menderes başbakan olmuş, köy ile şehir arasındaki fark daha görünür hâle gelmişti. Tarımda makineleşme hızla artıyor, tarlalara giren traktörler üretimi çoğaltırken küçük köylünün hayatını da kökten değiştiriyordu. Toprak dağılımındaki eşitsizlik yüzünden birçok insan borçlanıyor, geçimini sürdüremez hâle geliyor ve çareyi köyden şehre göç etmekte buluyordu. Böylece Anadolu’nun dört bir yanından insanlar, iş bulma umuduyla büyük şehirlere akın etmeye başlıyordu.

Bu göç dalgasının en güçlü merkezlerinden biri Adana olmuştu; çünkü şehir, pamuk üretimiyle, tekstil fabrikalarıyla ve büyüyen sanayisiyle insanlara yeni bir hayat vaat ediyordu. Fabrikalar kuruluyor, inşaatlar yükseliyor, sokaklar kalabalıklaşıyor ve Adana, “iş var” denilen büyük bir çekim merkezine dönüşüyordu. Ancak şehre gelen insanların sayısı arttıkça nüfus hızla büyüyor, kenar mahallelerde gecekondular çoğalıyor ve eski şehir düzeni yavaş yavaş değişiyordu. Bir zamanlar sakin olan mahalleler, göçle birlikte yeni hayatların, yeni mücadelelerin ve yeni umutların iç içe geçtiği kalabalık alanlara dönüşüyordu.

Bütün bu değişimin ortasında Adana, hem sert hem de canlı bir şehir olarak büyümeye devam ediyordu. Gündüzleri sıcağın altında çalışan insanlar, geceleri çay ocaklarında hayatı konuşuyor; kimi geçim derdinden, kimi memleket özleminden, kimi de daha iyi bir hayat ihtimalinden söz ediyordu. Şehrin sokaklarında dolaşan her insan, aslında aynı hikâyenin başka bir parçasını taşıyordu: çalışmanın, tutunmanın ve değişen hayatın içinde kaybolmadan ayakta kalabilmenin hikâyesini.

Göçün biriktirdiği kalabalık, 1970’li yıllarda Adana’nın sokaklarına ve yazlık sinemalarına taşmıştı; çünkü şehir artık yalnızca bir üretim merkezi değil, Anadolu’nun dört bir yanından gelen insanların umutlarını, yorgunluklarını ve hayatta tutunma çabalarını içinde taşıyan büyük bir insan hikâyesine dönüşmüştü. İşçi mahalleleri her geçen gün daha da kalabalıklaşıyor, fabrikaların çevresinde yükselen gecekondular şehrin çeperlerini genişletiyor, sıcağın altında çalışan insanların hayatı akşam olduğunda yazlık sinemaların loş ışığında kısa süreliğine başka bir renge bürünüyordu. O sinemalar yalnızca film izlenen yerler değildi; insanların kendi acılarını, öfkelerini ve hayallerini birbirlerinin yüzünde gördüğü ortak bir hafıza alanıydı.

1960’lardan 1970’lere uzanan süreçte Türkiye hızla değişiyor, şehirler büyüyor ve bu büyümenin içinde toplumsal gerilim de giderek sertleşiyordu. Siyaset artık yalnızca mecliste konuşulan bir mesele olmaktan çıkmış, kahvehanelerde, okul koridorlarında, fabrikalarda ve sokak aralarında insanların gündelik hayatına kadar sızmıştı. Sağ ve sol arasındaki ideolojik ayrım belirginleştikçe insanlar yalnızca düşünceleriyle değil, yaşadıkları mahallelerle, çalıştıkları işlerle ve taşıdıkları kimliklerle de ayrışmaya başlamıştı. Sokaklarda görünmeyen ama her an hissedilen bir gerginlik dolaşıyor, ülkenin üzerine ağır bir huzursuzluk çöküyordu.

1971 askerî muhtırası bu huzursuzluğun ortasında geldi. 12 Mart 1971’de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hükümete verdiği muhtıra, görünürde yönetime doğrudan el koymayan fakat siyaseti askerî baskının gölgesinde yeniden şekillendiren sert bir müdahaleydi. O günden sonra devletin kontrolü daha da sertleşmiş, özellikle gençlik hareketleri, sendikalar ve sol düşünce üzerindeki baskılar artmıştı. Üniversite koridorlarında başlayan tartışmalar sokaklara taşarken, insanlar artık düşüncelerini daha temkinli konuşur olmuştu. Çünkü dönemin havasında yalnızca siyasal ayrışma değil, aynı zamanda korku da vardı.

Ekonomik sıkıntılar ise bu gerilimi daha da büyütüyordu. Yüksek enflasyon, temel ihtiyaç ürünlerinde yaşanan kıtlıklar ve uzun kuyruklar, insanların gündelik hayatını zorlaştırıyor; şehirlerde yaşayan işçi sınıfı geçim yükünün altında eziliyordu. Fabrikada çalışan bir işçi sabahın ilk ışığında evden çıkıyor, gün boyu makinelerin uğultusu içinde çalışıyor ve akşam eve dönerken cebindeki paranın hayatını değiştirmeye yetmediğini hissediyordu. İşte tam da bu nedenle büyük şehirlere göç eden insanların umutlarıyla gerçek hayat arasındaki mesafe her geçen gün biraz daha büyüyordu.

Bütün bu toplumsal karmaşanın içinde Adana’nın sokaklarında başka bir ses daha yükseliyordu: arabesk müzik ve Yılmaz Güney filmleri. Çünkü insanlar kendilerini en çok o hikâyelerde buluyordu. Arabesk şarkılar, yoksulluğun, yalnızlığın ve kırılmış hayallerin sesine dönüşürken; Yılmaz Güney’in sert ama adalet arayan karakterleri, işçi mahallelerinde yaşayan insanların öfkesini ve direncini beyaz perdeye taşıyordu. Sinema çıkışında insanlar filmleri yalnızca izlemiş olmaz, onları kendi hayatlarının bir parçası hâline getirirdi. Çünkü perdede anlatılan hikâye, aslında sokakta yaşayan insanların hikâyesiydi.

Adana’nın sıcak gecelerinde yazlık sinemalardan çıkan kalabalıklar ağır adımlarla sokaklara yayılırken, şehir hem büyüyen bir ülkenin umudunu hem de parçalanan bir toplumun sessiz acısını aynı anda taşıyordu. O yıllarda insanlar yalnızca geçinmeye değil, ayakta kalmaya çalışıyordu; ve belki de bu yüzden, bütün karanlığa rağmen birbirlerine anlatacak hikâyeleri hiç tükenmiyordu.

Yıl 1990. Ben doğmuşum, Ömür Hanım. Adana o zamanlar da karışıktı. 1975’lerde olduğu gibi değildi belki ama yine de o yılların ayaklanmaları, baskıları, özgürlük isteği ve yoksulluğu hâlâ şehrin içinde yaşamaya devam ediyordu. İnsanların konuşmalarına, susmalarına, yüzlerine sinmişti bütün o yıllar. Yaşar Kemal’in anlattığı Çukurova yalnızca kitaplarda duran bir yer değildi; hâlâ yaşayan, sıcağıyla insanın içine işleyen bir dünyaydı.

Yaşar Kemal benim için Adana’yı en güzel anlatan yazardı. Hasan Ali Toptaş ne ise, o keder neyse, söyleyememe hâli neyse. Yaşar Kemal’in Çukurova’sı da oydu biraz. Çünkü onun anlattığı Adana yalnızca bir şehir değildi. Toprağın sıcaklığıyla, yoksulluğun sertliğiyle, insan sesleriyle birbirine karışmış başka bir evrendi.

Onun Adana’sında güneş insanın sırtına yük gibi çökerdi. Pamuk tarlaları sonsuza kadar uzanırdı. Irgatların sesi rüzgâra karışırdı. Toprak hem doyurur hem tüketirdi insanı. Özellikle Çukurova’da doğa ile insanın sürekli mücadele ettiği hissedilirdi. Toprak nefes alır, otlar konuşur, sıcaklık insanın tenine kadar işlerdi. Adana romanlarda da karakterdi sanki. Ve her zaman Çukurova’da sıcaklıkla bereket birlikte giderdi. Ama aynı anda yoksulluk da derinlerde yaşardı.

Romantik değildi orası. İnsanlar acı çekerek büyür, ezilir, korkar ama yine de sınırlarını aşarlardı. İnsan rüzgârla, kuşlarla, suyla, toprakla aynı dünyanın içindeydi. Adana hem acının hem yaşam gücünün yeriydi. Bir yanda eşitsizlikler, yoksulluk ve ağır hayat koşulları; diğer yanda inat, dayanıklılık ve yaşama arzusu vardı. Çukurova’nın sıcağı insanın içine işlerdi. Sadece bedene değil, ruha da çökerdi sanki.

1990’ların Adana’sı daha yavaş, daha sert, daha toprak kokulu bir şehirdi. Bir yanda Çukurova’nın tarımı, diğer yanda hızla büyüyen şehrin değişimi hissedilirdi. Yaz sıcağında asfalt erirdi. Perdeler açılırdı. Öğle vakti sokaklar boşalırdı. Mahallemizde herkes birbirini tanırdı. Kapılar tam kapanmazdı. Kadınlar kapı önlerinde otururdu. Televizyon sesleri birbirine karışırdı.

Türk filmleri, arabesk şarkılar, maç anlatımları…

Ah babam, maç anlatımlarını kim bilir kaç kere dinlemiştir.

Evlerin içinden gelen sesler sokağa taşardı. Çocuklar akşam ezanına kadar sokakta oynardı. Yaz akşamlarında balkonlardan karpuz kokusu gelirdi. İnsanlar yoksuldu belki ama yalnız değildi. Çünkü herkes birbirinin hayatına bir şekilde değiyordu.

Ve Adana’nın sıcağı sadece havada değildi.

İnsanların öfkesinde, sevgisinde, kavgasında, susuşunda da vardı.

Kasetçalarlarda Müslüm Gürses, Ferdi Tayfur, Orhan Gencebay çalardı.

Şarkılar yalnızca dinlenmezdi o zamanlar; evlerin duvarlarına siner, balkonlardan sokağa taşar, insanların içine yerleşirdi. Arabesk, bir müzikten çok daha fazlasıydı. Bir yorgunluk biçimiydi. İnsanların söyleyemediği şeyleri onların yerine söyleyen ağır bir sesti.

1980’lerin sonuyla 1990’larda yük yavaş yavaş büyüdü. Şehir genişledi. Kenar mahalleler çoğaldı. İnsanlar köylerden gelip tutunmaya çalıştı. Beton yükseldi ama yoksulluk da büyüdü. Ben o kenar mahallelerden birinde doğmuştum. Etrafımda hem kırılgan bir yoksulluk hem de inatçı bir yaşama arzusu vardı.

Bir tarafta işsizlik, bir tarafta şehre karışma telaşı…

İnsanlar yoruluyordu ama yine de hayata tutunmaya devam ediyordu.

Çukurova’yı hissederdik.

Portakal kokusunu, sulama kanallarını, pamuk kamyonlarını, tozlu yolları…

Akşamüstü uçurtma uçuran çocukları…

Gökyüzünde birbirine karışan renkleri…

O zamanlar aşk kolay yaşanmazdı ama çok derin yaşanırdı.

Çünkü insanlar birbirlerine bugünkü gibi hızlı yaklaşmazdı. Beklemek vardı. Çekinmek vardı. Susarak anlaşmak vardı.

Babam anneme on yedi yaşındayken âşık olmuştu. Bunu yıllarca anlatıp durdu bize. Annemin köyü portakal ağaçlarının içindeydi. O koku yalnızca havada duran hafif bir koku değildi; insanın üstüne sinerdi. Annem o kokunun içinde büyümüştü. Yaz sıcağında bile ağaçların gölge ettiği yollar olurdu. İnsan bazen sadece gölgeye girerek hayatta kaldığını hissederdi.

Öğle vakti geldiğinde toprak çatlar, yollar sessizleşirdi. Uzaklardan yalnızca bir su motorunun sesi duyulurdu. Bir de yaprakların arasına sıkışmış ağustos böceklerinin bitmeyen uğultusu…

Sanki bütün şehir sıcaklığın içinde ağır ağır uyuyordu.

1990’ların Adana’sında hayat bugünkü gibi hızlı değildi.

Mahcup, aile merkezli ve suskun bir dünyası vardı o yılların.

Akşam haberleri başladığında evlerde sessizlik olurdu. Salonun en kıymetli eşyası televizyondu sanki. Üstünde dantel örtüler, yanında yapay çiçekler…

Yaz akşamları balkon kapıları açılır, dışarıdan gelen çocuk sesleri televizyonun içine karışırdı.

Telefon çaldığında herkes irkilirdi.

Çünkü telefon sıradan bir eşya değildi o yıllarda. Haber taşırdı. Özlem taşırdı. Bazen korku taşırdı. Birini aramak cesaret isterdi.

Mahalle kültürü hâlâ canlıydı.

Kadınlar birbirlerinin tenceresini bilirdi. Bir evde kavga olsa alt kat ,yan ev duyardı. Bir kız biriyle görülse bütün mahalle konuşurdu.

Ama bütün bu baskının içinde bile insanlar birbirlerine daha yakındı.

Çünkü yalnızlık bugünkü kadar görünmez değildi.

Bir adam sevdiğini kolay söyleyemezdi o yıllarda.

Onun yerine sigarasını daha hızlı içerdi.

Bir kadın hoşlandığını belli etmezdi; perdeyi biraz daha uzun aralık bırakırdı.

Aşk yüksek sesle yaşanmazdı.

Bakışlarda taşınırdı.

Sessizlikte büyürdü.

İnsanlar birbirlerine değil, birbirlerinin geçmişine de yaklaşırdı.

Bir ailenin hikâyesi bilinmeden o eve tam girilmiş sayılmazdı. Çünkü herkes biraz mahallesiydi, biraz ailesiydi, biraz da taşıdığı eski acıların toplamıydı.

1990’ın insanı bugünkü kadar yalnız değildi belki.

Ama daha çok içine kapanıktı.

Duygular kolay söylenmezdi.

Gurur vardı.

Utanma vardı.

Bekleme vardı.

Bu yüzden insanlar birbirlerinin sustuğu yerlerden anlardı bazı şeyleri.

Bir oturma odasında insanlar çay içerken aslında bir ömrün yönü belirlenirdi bazen.

Genç bir kız pencerenin kenarında dışarı bakarken, hayatının değişip değişmeyeceğini düşünürdü sessizce. Erkekler salonda ciddi ciddi konuşur, kadınlar mutfakta sessizce hayatı taşırdı.

Ve bütün bunların arasında aşk, kendine küçük bir yer bulmaya çalışırdı.

1990’larda Adana’da insanlar büyük duyguları küçük hareketlerle yaşardı.

Heyecanlarını sessizlikle taşırdı.

Aşkı yüksek sesle değil, bakışlarla anlatırdı.

Çünkü o yıllarda insanın içindeki şey, bugünkü gibi hemen dışarı taşmazdı.

Biraz saklanırdı.

Biraz beklerdi.

Biraz utanırdı.

Ve gece olduğunda, evlerin içinden yalnızca televizyon uğultusu ile çay kaşıklarının ince sesi duyulurdu.

Akşamüstüydü.
Çukurova’nın sıcağı çekilmişti biraz.
Toprak hâlâ gündüzü saklıyordu içinde.
Uzakta bir su motoru çalışıyordu.
Bir kuş geçti portakal ağaçlarının üstünden.
İnsan bu ovada yalnız kalamazdı; çünkü toprak bile insanın içine konuşurdu.
Annem o kokunun içinde büyüdü.

Köy, Adana sıcağının ortasında, ağaçların gölge ederek insanı koruduğu küçük bir dünya gibiydi. Yazın toprak çatlar, öğle vakti yollar sessizleşirdi. Sadece uzaktan bir su motorunun sesi duyulurdu bazen; bir de yaprakların arasına sıkışmış ağustos böceklerinin bitmeyen uğultusu.

Portakal ağaçları birbirine benzerdi ama hiçbirinin gölgesi aynı değildi.
Bazısının altında serinlik olurdu, bazısının altında çocuklar saklanırdı, bazısının dibine yaşlı kadınlar minder atıp fasulye ayıklardı. Dünya büyük değildi orada; birkaç ev, birkaç bahçe, sıcak, toprak ve gökyüzü yeterdi insana.

Akşamüstleri sulama kanallarından gelen su sesi karışırdı köye.
Kadınlar kapı önlerine çıkar, erkekler günün yorgunluğunu sessizce taşırdı.


Hasat zamanı yaklaşınca köy değişirdi.
Portakal ağaçlarının arasındaki sessizlik birden kalabalıklaşırdı. Uzak yerlerden gelen mevsimlik işçiler görünürdü sonra; kamyon kasalarında, yorgun valizlerle, battaniyelere sarılmış çocuklarla, tozlu yolların içinden ağır ağır köye girerlerdi.

Kadınların başlarında güneşten solmuş yazmalar olurdu.
Erkeklerin elleri çatlak, yüzleri güneşte sertleşmişti. Çocuklar ise ilk gün biraz sessiz dolaşır, sonra kısa sürede toprağa alışırdı; çünkü çocukluk, yoksulluğun içinde bile oyun bulurdu kendine.

Sabah daha hava ağarmadan uyanılırdı.
Henüz güneş doğmamışken bile sıcaklık hissedilirdi. İşçiler portakal bahçelerine dağılırdı sessizce. Merdivenler ağaçlara yaslanır, kasalar taşınır, dallar arasından insan sesleri yükselirdi.

Portakal toplamanın da bir ritmi vardı.
Meyveyi koparırken acele etmeyeceksin, dalı incitmeyeceksin derlerdi. Çünkü ağaç, insan gibi küserdi orada.

Öğle sıcağı bastırınca herkes biraz yavaşlardı.
Bir ağacın gölgesine oturulurdu. Ekmek çıkarılırdı bohçalardan; domates, biber, bazen biraz peynir. Su testisi elden ele dolaşırdı. Kimse uzun konuşmazdı ama aynı yorgunluğu taşıyan insanlar birbirini sessizlikten tanırdı.

Akşamüstü olduğunda köyün üstüne ince bir portakal kabuğu kokusu çökerdi.
İşçilerin ellerine sinerdi o koku; ne kadar yıkasalar çıkmazdı. Sanki çalıştıkları toprak onları biraz kendine benzetirdi.

Geceleri çadırların olduğu taraftan hafif sesler gelirdi bazen.
Bir radyo çalardı uzakta. Arabesk bir şarkı rüzgârla birlikte bahçelerin arasından geçerdi. Bazı kadınlar çocuklarını uyuturdu, bazı erkekler sessizce sigara içerdi. Herkes biraz yorgun, biraz gururlu, biraz da başka yerlere ait hissederdi kendini.

Köy onları tam sahiplenmezdi belki, ama portakal ağaçları ayırmazdı kimseyi.
Aynı gölgeye giren herkes, kısa bir süre için aynı sıcağın ve aynı yorgunluğun insanı olurdu.

Adana yollarında sıcak, asfaltın üstünde titreyen bir gölge gibi yükseliyordu. Kamyonetin kasasında kola şişeleri vardı; birbirine çarpınca ince bir cam sesi çıkıyordu. Babam bütün gün market market, bakkal bakkal dolaşıyor, kasaları indiriyor, fiş imzalatıyor, güneşin altında ter içinde kalıyordu.

Köy yollarına girince şehir sesi azalırdı.
Portakal ağaçlarının arasından geçen tozlu yollar başlardı sonra. Camı açık kamyonetin içine sıcak rüzgârla birlikte portakal yapraklarının kokusu dolardı.

Annem o sırada penceredeydi.

Belki öğle sessizliğinden sıkılmıştı.
Belki yoldan geçenleri izliyordu sadece.
Belki de insan bazı karşılaşmaların geleceğini bilmeden bekliyordur yıllarca.

Babam başını kaldırdı bir an.

Ve bazı anlar vardır; çok kısa sürer ama insanın hayatı o saniyenin etrafında dönmeye başlar.

Pencerenin demirleri arasından annemin yüzünü gördü.
İçerisi biraz karanlıktı, dışarısı çok aydınlık. Bu yüzden annemin yüzü sanki gölgeyle ışığın tam ortasında kalmış gibiydi.

Babam belki hiçbir şey söylemedi.
Sadece baktı.

Ama insan birini ilk görüşünde konuşamaz; çünkü bazı yüzler insana tanıdık olmayan bir şeyi hatırlatır.

Kamyonetin motoru çalışıyordu hâlâ.
Şişelerin sesi geliyordu arkadan. Köy sessizdi. Sıcaktan perdeler bile kıpırdamıyordu.

Annem pencerenin kenarında duruyordu.
Gençti. Belki saçlarını toplamıştı. Belki elinde yarım kalmış bir iş vardı. Ama o an, bütün sıradan şeyler geri çekilmişti sanki.

Babam sonra yoluna devam etti belki.
Başka bakkallara kola bıraktı, başka sokaklardan geçti. Ama insan bazı görüntülerden çıkamaz.

Çünkü bazı karşılaşmalar aşk gibi başlamaz; önce insanın içine sessizce yerleşir.

Ve yıllar sonra bile, biri o günü anlattığında, insanın aklına önce sıcak gelir:
Adana sıcağı, portakal kokusu, cam şişe sesleri ve bir pencerenin içindeki genç bir kadın.

Yıldız vermeyi unutmayın 😉
[Total: 1 Average: 5]
Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.