TEFRİKA ROMAN ”Sessizliğin Kıyısında” 11. Bölüm Mapushane İçinde Mermerden Direk
Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül, aldırma
Dışarda deli dalgalar
Gelip duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül, aldırma
Görmesen bile denizi
Yukarıya çevir gözü
Deniz dibidir gökyüzü
Aldırma gönül, aldırma
Dertlerin kalkınca şaha
Bir sitem yolla Allah’a
Görecek günler var daha
Aldırma gönül, aldırma
Kurşun ata ata biter
Yollar gide gide biter
Ceza yata yata biter
Aldırma gönül, aldırma
Sabahattin ALİ
1975’lerin başıydı. Memleketin üstüne ağır bir sıcak çökmüştü; yalnız havanın değil, zamanın sıcaklığıydı bu. İnsanların yüzlerinde yarım kalmış cümleler, kahvehanelerde fısıltıyla söylenen memleket meseleleri, okul duvarlarına yazılmış umutlar vardı. Gençlik, kendini arıyordu. Herkes biraz eksik, biraz öfkeli, biraz da inanmıştı geleceğe.
İnsan yalnızca yaşayarak değil, anlam arayarak var olurdu sanki. O yıllarda genç olmak, durmadan kendine şu soruyu sormaktı: “Ben kimim?” Bu soru yalnız bir düşünce değildi; insanın içine saplanan ince, görünmez bir sızıydı. Kimileri devrimlerde arıyordu cevabı, kimileri aşkta, kimileri uzak şehirlere gidip dönmemekte. Ama hepimizin içinde aynı ürkek boşluk vardı.
Ömür Hanım da o yıllarda büyüyordu işte. Torosların rüzgârını taşıyan küçük bir kasabadan çıkıp Adana’ya uzanan bir yolun üstünde. Poyraz kasabasında lise yoktu. İnsan yalnız okumak için değil, başka bir hayata yaklaşmak için de yola çıkardı. Adana Kız Lisesi, o yıllarda taşra çocuklarının gözünde yalnızca bir okul değildi; büyük şehrin, başka türlü bir hayatın, belki de özgürlüğün kapısıydı.
Tozlu yollar, ağır ağır dönen pamuk fabrikaları, sıcağın altında titreşen caddeler… Şehir ona hem korkutucu hem büyülü görünmüştü. Sağ tarafta eski hükümet konağı yükseliyordu; biraz yorgun, biraz vakur. Karşısında kız lisesi. Bahçesindeki ağaçlar bile başka türlüydü sanki. Daha ciddi. Daha şehirli.
İçinde tarifsiz bir sıkıntı vardı. Çünkü insan bazen en çok istediği şey gerçekleşince korkardı. Yatılı okumaya hazır değildi aslında. Evden, annesinin sesinden, akşam sofralarından kopmaya hiç hazır değildi. Ama hayat, insanın hazır olduğu zaman başlamıyordu ki.
Ömür, o binanın önüne ilk kez geldiğinde, hayatının başka bir dönemece girdiğini anlamıştı. Henüz çocuk sayılırdı aslında. Ama insan bazı şehirlere çocuk girip başka biri olarak çıkardı.
Abisiyle birlikte gelmişlerdi Adana’ya. Oysa şehri hiç tanımıyordu. Çocukken birkaç kez akrabalarla uğramışlığı vardı yalnızca. Hafızasında sıcağın altında titreyen yollar, portakal kokusuna karışmış egzoz dumanı ve kalabalık kalmıştı. Şimdi ise başka türlü bakıyordu şehre; biraz korkuyla, biraz merakla. Çünkü insanın kaderini değiştirecek şehirler, önce insana yabancı görünürdü.
Bu kez trenle gelmişlerdi.
Torosların arasından ağır ağır süzülen tren, sabahın çok erken saatlerinde Pozantı Garı’ndan kalkmıştı. İstasyondan ayrılırken insanın içine garip bir kopuş duygusu dolardı. Yaylaların serinliği geride kalır, Güney’in ağır sıcağı yavaş yavaş vagonlara sızardı. Camdan bakınca çam ağaçları görünürdü önce; sonra küçük istasyon kulübeleri, sararmış otlar, suskun kayalıklar…
Derken tren bir tünele girerdi. İçerisi bir anda karanlığa gömülürdü. Vagonun içindeki çocuk sesleri yankılanır, kadınlar telaşla çantalarını yoklar, bir anlığına herkes susardı. O karanlık, yalnız dağın içinden geçmek değildi; sanki çocukluktan çıkıp bilinmeyen bir hayata girmenin kısa, ürkütücü provasıydı.
Tünelden çıkınca ışık vururdu yeniden yüzlere.
Her istasyon başka bir memleket gibiydi. Yan koltuklarda termosla çay taşıyan yolcular, gazeteye gömülmüş memurlar, izne gelen askerler, Adana’ya üniversite okumaya giden gençler… Herkesin başka bir hikâyesi vardı ama aynı trenin içinde, aynı ülkenin yorgunluğu taşınırdı. 1970’lerin Türkiyesi buydu işte: Bir yanda umutla değişmek isteyen gençler, öte yanda korkuyla içine kapanan bir memleket.
Ömür cam kenarında sessizce oturuyordu. İçindeki sıkıntıyı kimse anlamıyordu belki. Çünkü ayrılıklar bavula sığmazdı. İnsan evden ilk kez uzaklaşırken yalnız ailesini değil, eski halini de geride bırakırdı.
Tren Çakıt Vadisi’ne yaklaşırken camdan dışarı bakıyordum uzun uzun. Dağlar birden açılıyor, derinlikler görünüyordu. Raylar kıvrılarak ilerledikçe içimde tuhaf bir sıkıntı büyüyordu. İnsan yolculuklarda yalnız bir yer değiştirmediğini hissediyor; sanki eski hayatından yavaş yavaş sökülüyor. Ben de öyle hissediyordum.
Vadinin sessizliği insanın içine işliyordu. Sonra birden fabrika bacaları göründü. Düz uzanan pamuk tarlaları… Güneş altında yorgun görünen beyazlıklar. Bavullar raflardan indirildi. Kompartımanda herkes bir telaşa kapıldı. Camdan dışarı son kez bakanlar oldu. Bazıları için sıradan bir yolculuktu bu. Benim içinse hayatın başka bir yöne dönmesiydi.
Adana’ya yaklaştıkça sıcak artıyordu. Tren ağır ağır şehre girerken demiryolu kenarındaki gecekondular, pamuk depoları, fabrikanın isli bacaları görünüyordu. Şehir, büyük ve sert bir organizma gibi nefes alıyordu. Ömür o anda anladı: Buraya yalnız okumaya değil, değişmeye gelmişti.
Bir boşluğun içinde kalmıştı Ömür. İnsan bazen bir şehre değil de, kendi hayatının ortasında açılmış görünmez bir boşluğa düşerdi. Pazar günüydü. Okul sessizdi. Yatılılardan başka kimse yoktu içeride. Koridorlarda ağır bir yalnızlık dolaşıyordu. Cilalı taşların üstünde yankılanan ayak sesleri bile insana yabancı geliyordu.
Garın önünde faytonlar vardı. Dolmuş gibi çalışıyorlardı. Atların gözlerine baktım önce. Yorgun, sabırlı gözlerdi. İnsan bazen hayvanların kaderine kendi kaderini benzetiyor. Faytoncu seslendi. Ağabeyim elimden tuttu, bindik. Tekerlekler taş yolda sarsılarak ilerlerken içimde garip bir heyecan vardı. Hem korkuyor hem de yol hiç bitmesin istiyordum. Çünkü varacağım yerin beni değiştireceğini biliyordum.
Sokaklarda ağır bir yaz sıcağı dolaşıyordu. Adana’nın sıcağı başka hiçbir yere benzemezdi; insanın yüzüne değil, ruhuna yapışırdı. Fayton ilerledikçe resmi binalar görünmeye başladı. Hükümet konağı… Sol tarafta kız lisesi… Yüksek duvarlar, büyük pencereler, ciddi bir sessizlik. Cumhuriyet’in taş binaları insana hep aynı şeyi hissettirirdi.
Okula uğradık önce. Ağabeyimle biraz vakit geçirdik. Bahçeyi dolaştık. Sınıfları gösterdiler. Yüksek tavanlı odalarda ağır bir tebeşir kokusu vardı. Koridorlar boştu ama insan sanki birazdan zil çalacakmış gibi bir gerginlik hissediyordu. Öğrencisiz okul bile disiplin kokuyordu.
Günlerden pazardı. Büyük caddeye açılan demir kapı kapalıydı. Bir de bekçisi vardı. Şimdi park olan yerde eskiden barakalar bulunduğunu söylediler. “Baraka derslikler,” dedi biri. Çocuklar yıllarca oralarda okumuş. O an düşündüm; Hayat biraz da geçici çözümlerle büyüyordu zaten. İnsanlar da öyle.
Bahçedeki ağaçların gölgesi bile sıcağı hafifletmiyordu. Ağabeyim konuşuyordu ama ben onu yarım yamalak duyuyordum. İçimde başka bir ses vardı çünkü. Sürekli aynı şeyi soruyordu: “Burada nasıl yaşayacaksın?”
Genç kızlık garip bir çağ. İnsan hem dünyayı değiştirebileceğini sanıyor hem de küçücük bir odada ağlamaktan korkuyor. Ben o gün, okulun taş duvarlarına bakarken ilk kez yalnızlığın ne kadar somut bir şey olduğunu hissettim. Elle tutulacak kadar gerçekti.
Fayton dönüşte yine aynı taş yollardan geçti. Atların nal sesleri akşamüstüne karışıyordu. Şehir ağır ağır susuyordu. Ben ise içimde başlayan o yeni hayatın sesini dinliyordum. İnsan bazı şehirleri geldiği gün sevmez; önce onlara katlanır, sonra alışır, en sonunda da fark etmeden içine yerleşir. Adana benim için biraz böyle oldu.
Asıl kalacağım yeri merak ediyordum. Nöbetçi öğretmen bize yolu göstermişti. Konuşurken yüzüme bakmıyordu; yıllardır aynı cümleleri söylemekten yorulmuş insanların ses tonuyla konuşuyordu. Ana binanın en üst katı yatakhaneydi. Sınıflara ayrılmış odalar, uzun koridorlar, demir karyolalar… Her şey askerî bir düzen içindeydi. Çocukluğun dağınıklığına yer bırakmayan bir düzen.
Bana boş ranzalardan biri gösterildi. Yatağım hazırlanmıştı. Eve dönüp dönemeyeceğimi bilmeden, annemin özenle bohçaladığı yün battaniyeyi çıkardım. Battaniyede ev kokusu vardı; sabun, naftalin ve annemin elleri… Onu yatağın üzerine sererken boğazım düğümlendi. İnsan bazen ağlamayı bile erteler; çevresinde yabancılar varsa özellikle.
Yatakhane soğuktu. Soba henüz yanmamıştı. Soba yoktu. Demir karyolalar, akşamı bekleyen suskunlar gibi dizilmişti yan yana. Çocuk sesleri vardı ama kimse gerçekten konuşmuyordu. Herkes birbirini süzüyor, herkes korkusunu saklıyordu. Çünkü yatılılık biraz da erken büyümektir.
Ana binanın altında sığınak vardı. Oraya ilk indiğimde rutubet yüzüme çarptı. Yatılı öğrencilerin eşyaları için yapılmış dolaplar sıralanıyordu duvar boyunca. Tahtalar bölmelere ayrılmış, her çocuğa küçücük bir dünya bırakılmıştı. Bana da kilitli bir dolap verdiler. O an garip bir sevinç hissettim. Bir dolap, bir yatak… İnsan bazen sahip olduğu şeylerin küçüklüğüyle değil, sahipsizliğinin azalmasıyla mutlu olur.
Artık ağabeyim de yoktu yanımda. Avludan ayrılırken dönüp bakmamıştı bile; belki bakarsa gitmek zorlaşır diye. Ardından uzun süre demir kapıya baktım. Kapının yanında iri bıyıklı bekçi duruyordu. Üzerindeki palto, Cumhuriyet’in ilk yıllarından kalmış gibi ağırdı. Sonra kapı büyük bir gürültüyle kapandı.
O ses içimde uzun yıllar kapanmayacak başka kapıları da kapatmıştı sanki. Çünkü bazı çocukluklar bir kapının sesiyle başlar. Bazılarıysa yine aynı sesle biter.
O yıllarda henüz bilmiyordu Louise Glück’ü. “Dünyaya çocukken bakarız, gerisi hatıradır,” diyeceğini de bilmiyordu Amerikalı şairin yıllar sonra. Ama hissediyordu bunu. Çocukluk geride kalırken insanın içinden bir ülke çekilip gidiyordu sanki.
1975’in Adana’sında yaz bile terli ve yorgun geçerdi. Sıcak, insanın yalnız tenine değil, düşüncelerine de yapışırdı. Kız lisesinin avlusuna ilk girdiğim günü hâlâ unutmuyorum. Demir kapının ardından başka bir hayata geçiyormuşum gibi olmuştu. Sanki çocukluk dışarıda kalmış, ben içeri tek başıma girmiştim
Bahçenin bir yerinden müzik yükseliyordu.
Selda söylüyordu:
“Mapushane içinde mermerden direk…”
Şarkı, okulun duvarlarına çarpıp geri dönüyordu sanki. 1975’in Türkiyesi’nde türküler yalnız türkü değildi artık; acının, ayrılığın, memleket sıkıntısının dili olmuşlardı. Ömür o şarkıyı her duyduğunda, Adana Kız Lisesi’nin o büyük, serin binasına geri dönecekti yıllar sonra bile. İnsan seslerin içine gömülü yaşardı.
İlk günlerde pansiyon geceleri uzun sürüyordu. Demir ranza gıcırdıları, uzaktan gelen araba sesleri, karanlıkta sessizce ağlayan kızlar…
Herkes başka bir yerden gelmişti ama aynı yalnızlığın içine düşmüştü. Ömür, geceleri yorganı başına çekip düşünüyordu: “Kendini bulmak neydi?” Bir yere varmak mıydı yalnızca? Yoksa kaybolmayı göze almak mı?
Okulun taş koridorlarında dolaşırken başka hayatlara çarpıyordu insan. Kimi öğretmenler Cumhuriyetin eski inancını taşıyordu yüzlerinde; kimi öğrencilerse dünyayı değiştireceklerine inanıyordu. Bir yanda ailelerin beklentileri, öte yanda gençliğin taşan arzuları vardı. Gelenekle değişim arasına sıkışmış bir kuşaktılar onlar.
Ömür, okulun önlüğünü ilk giydiği günü hiç unutmadı. Aynada kendine uzun uzun bakmıştı. O önlük, çocuklukla gençlik arasındaki ince çizgi gibiydi. Beğenmişti kendini; ama biraz da yabancı gelmişti yüzü. İnsan büyürken bazen kendi yüzüne bile dışarıdan bakardı.
Ve şehir…
Adana o yıllarda yalnız sıcak değildi; kaynıyordu. Sinemalar, öğrenci kahveleri, politik tartışmalar, yasak kitaplar, akşamüstü Seyhan kıyısında yürüyen gençler… Her şey değişecekmiş gibi bir hava vardı. Ama aynı anda herkesin içinde derin bir kayıp korkusu da büyüyordu. Çünkü umut ne kadar büyükse, kırılma da o kadar sert oluyordu.
Adana Kız Lisesi’nin binası, eski zamanlardan kalmış ağır bir hafızayı taşıyordu. 1881 ile 1885 yılları arasında Abidin Paşa tarafından yaptırılmıştı; kentin ortasında, taşın serinliğini hâlâ saklayan eski bir yapı. Taşköprü’nün hemen yanı başında dururdu. İnsan ilk bakışta yalnız bir okul görmezdi orada; imparatorluktan Cumhuriyete, eski hayatlardan yeni umutlara uzanan uzun bir geçiş hissederdi.
Yavaş yavaş tanımaya başlamıştı orayı. Yemekhane kokusunu. Sabah altıda başlayan etüt saatlerini. Demir ranzaların soğukluğunu. Banyoya sıra bekleyen kızları. Bahçeye çıkma izni verilen kısa saatleri. Ama alışmak başka şeydi, katlanmak başka.
İlk günlerde içindeki yalnızlık büyüyordu. Sanki ait olduğu yer yeryüzünden silinmişti. Ne tam çocuktu artık ne de yetişkin. İki hayatın arasında kalmış gibiydi. Akşamları pencereye yaslanıp dışarıdaki şehri dinlerdi. Adana’nın sıcak gecelerinde uzaktan tren sesleri gelir, sokak lambalarının altında yorgun insanlar yürürdü. Şehir yaşamaya devam ederdi ama insan kendi yalnızlığının içindeyken dünya durmuş sanırdı.
Yatılı okulun avlusuna ilk girdiğimde, gökyüzü kurşuni bir çinko levha gibi başımızın üstüne kapanmıştı. Sonbaharın o insanın içine işleyen kokusu vardı havada; ıslak taş, sönmüş soba isi, uzaklardan gelen yanık kömür kokusu… İnsan çocuk yaşta da bilir bazı yerlere ait olmadığını. Ben o gün bunu öğrendim.
Biraz ileride, sonradan eklenmiş olduğu her hâlinden belli, kaba saba bir betonarme bina duruyordu. Eski yapının taş ciddiyetine benzemiyordu; sanki aceleyle büyütülmüş bir yara izi gibiydi. Yemekhane onun altındaydı. Sağ tarafta hamam vardı; duvarlarından sürekli nem sızan, ağır sabun kokulu bir yer. Yanında müdür lojmanı uzanıyordu. Pencerelerinde sararmış perdeler…
İnsan o perdelerin arkasında hep sessiz konuşmalar yapıldığını düşünüyordu.
Zil çalıyordu sürekli. Koridorlarda ayakkabı sesleri yankılanıyordu. O sesler bazen bir telaş, bazen de görünmez bir korku taşırdı içinde. İnsan gençken hayatın kendisine doğru geldiğini sanıyor. Oysa çoğu zaman insan, hayatın içine itiliveriyor. Ben de öyleydim. Bir yanım büyümek için acele ediyor, öteki yanım eve dönmek istiyordu.
Pansiyon hayatı tuhaf bir şeydi. Kalabalığın ortasında insanı yalnızlaştırıyordu. Geceleri demir ranzaların gıcırtısı arasında herkes başka bir memleket düşünürdü. Kimi Kayseri’yi, kimi Kozan’ı, kimi annesinin sabah çayı koyuşunu…
Sessizlik bile paylaşılıyordu orada. Kimse yüksek sesle ağlamazdı. Ağlamak ayıp sayılmazdı belki ama zayıflık gibi görünürdü. Hepimiz güçlü görünmeye çalışan çocuklardık.
Yatılı okul hayatı bir disiplin dünyasıydı. Cumhuriyetin eski terbiyesiyle kurulmuş bir düzen vardı içeride. Saçların nasıl toplanacağına, etek boyuna, yatış saatine kadar her şey belirlenmişti. Ama dışarıdaki dünya kaynıyordu. 1975 Türkiyesi sokaklarda başka bir dile uyanıyordu artık. Üniversitelerde boykotlar, kahvelerde siyaset tartışmaları, duvarlarda sloganlar…
Memleket büyük bir değişimin eşiğinde gibiydi. Gençler ya çok inanıyor ya da çok kırılıyordu.
Okul disiplin demekti. Uzun koridorlar, yüksek tavanlı sınıflar, demir çerçeveli pencereler… Yaz sıcağında bile serinlemeyen duvarlar. Kara tahtaya sürtünen tebeşirin sesi insanın içine işlerdi. Müdür yardımcısının topuk sesleri duyulunca herkes bir anda susardı.
Yurtta kalan kızlar arasında görünmez bağlar vardı. Sessiz konuşmalar, gece fısıltıları, başkasının yorganına sokulan sırlar… İlk aşkları konuşurduk bazen. Daha çok da aşkın ihtimalini.
Çünkü çoğumuz sevmenin nasıl bir şey olduğunu bilmiyorduk; sadece bir gün birilerinin bizi buradan çıkaracağını hayal ediyorduk.
Dışarıda ülke kaynıyordu. 1975’in politik gerginliği okul duvarlarını bile aşıyordu. Ağabeylerimizden mektuplar geliyordu; grevlerden, çatışmalardan, gözaltılardan söz eden mektuplar… Ama biz hâlâ sınav notlarımızı, saçlarımızın uzunluğunu, etek boylarımızı düşünmek zorundaydık.
Akşamları yatakhane ağır bir sıcakla dolardı. Açık pencerelerden Adana’nın tozlu gecesi içeri sızardı. Portakal çiçeği kokusuna bazen egzoz, bazen yanık yağ kokusu karışırdı. Demir ranzaların arasında uzanırken tavana bakardım uzun uzun. İnsan kaç yaşında olursa olsun, geceleri gerçek düşüncelerinden kaçamıyor.
Ben en çok “Nereye aitim?” diye düşünürdüm. Çünkü insan gençken kendisini bir yere ait sanıyor; bir aileye, bir şehre, bir fikre… Sonra büyüdükçe hiçbir yere tam sığamadığını anlıyor. Belki de kadın olmak biraz buydu. Sürekli kendine yer açmaya çalışmak.
Bir gece ışıklar söndükten sonra yan ranzadaki kız sessizce ağlamaya başladı. Kimse dönüp bakmadı. Hepimiz duyduk ama duymamış gibi yaptık. Yurtta öğrenilen ilk şey buydu zaten: Başkasının acısına fazla yaklaşmamak. Çünkü yaklaşınca insan kendi yalnızlığını da görüyor.
Ve Adana’nın o ağır, bunaltıcı gecelerinde, siyaha boyanmış pencerelerin ardında, bizler yavaş yavaş kadın oluyorduk. Kimse bize bunu öğretmiyordu. Hayat, kendi sertliğiyle öğretiyordu.
Ömür çalışkan bir öğrenciydi. Takdir alıyordu her yıl. Burs kazanmıştı. Öğretmenleri onu severdi. Ama başarının bile dolduramadığı bir boşluk vardı içinde. Çünkü insan yalnız derslerle büyümezdi; korkularıyla, özlemleriyle, suskunluklarıyla da büyürdü.
Bir süre sonra okulun duvar gazetelerinde yazmaya başladı. Önce küçük yazılar. Sonra kısa denemeler. Arkadaşlarıyla birlikte gazete çıkarıyorlardı. Mürekkep kokusu, teksir makinesinin uğultusu, gece etütlerinden sonra gizlice yazılan cümleler…
Hepsi büyük bir heyecanın parçasıydı. Sanki yazarak dünyayı değiştirebileceklerine inanıyorlardı.
Belki de gençlik buydu zaten:
İnsan henüz hayat karşısında yenilmediği için, kelimelerin gerçekten bir şeyleri değiştireceğini sanıyordu.