TEFRİKA ROMAN ”Sessizliğin Kıyısında” 15.Bölüm Kulakların Çınlasın

TEFRİKA ROMAN ”Sessizliğin Kıyısında” 15.Bölüm Kulakların Çınlasın
16/05/2026 21:55
14
A+
A-

Tuna yazmaya başladığında geceydi. Adana’nın o ağır, insanın düşüncelerini bile terleten sıcağı pencerenin aralığından içeri giriyordu. Masanın üstünde yarım kalmış bir pasta, yanında soğumuş çay vardı. Hasan’ın gidişinden sonra odadaki her şey yerli yerinde kalmış ama anlamını kaybetmişti. İnsan bazen birinin yokluğunu eşyaların sessizliğinden anlıyormuş.

Bir süre kalemi eline almadı. Çünkü yazmak, düşünceleri düzene sokmak demekti. Oysa onun içi darmadağındı. Hasan’ı düşündü. İnsan neden bazı insanlara bağlanır?

Üstelik onları tam tanımadan. Belki de mesele tanımak değildi zaten. İnsan bazen kendi eksik tarafını gördüğü kişiye yaklaşır. Hasan’da gördüğü şey huzur değildi. Bir eksiklikti. Derin, eski, kapanmamış bir eksiklik.

Hasan’ın yanında kendisini daha canlı hissediyordu Tuna. Ama bu canlılık mutluluğa benzemiyordu. Daha çok insanın uzun süredir uyuşmuş bir yerinin yeniden acımaya başlaması gibiydi. Çünkü gerçek yakınlık rahatlatmaz her zaman; bazen insanın içindeki bütün saklı şeyleri ortaya çıkarır.

O gece gördüğü o rüyanın sabahında Hasan’la son konuşmalarını düşündü. Hasan yine yarım cümlelerle konuşmuştu. Sanki söylemek istediği şeylerin etrafında dolaşıyor ama merkeze bir türlü yaklaşamıyordu. Erkekler bunu sık yapıyordu. Özellikle kendi kırılganlıklarından utanmayı öğrenmiş erkekler.

“İnsan birine neden tam olarak kendisini anlatamaz?” diye düşündü Tuna.
Sonra kendi kendine cevap verdi:
“Çünkü anlatırsa gerçek olacak.”

Bu düşünce onu ürpertti. İnsan bazı acıları yalnızca adı konulmadığı sürece taşıyabiliyordu.

Dışarıdan bir motosiklet geçti. Ardından sokak yeniden sessizliğe gömüldü. Adana geceleri tuhaf bir şehirdi; gündüzün hengâmesinden sonra her şey birden yavaşlar, balkon ışıkları tek tek sönerdi. Ama insanların içi susmazdı. En çok gece düşünürdü insan. Çünkü gündüz hayat dikkat dağıtır.

Hasan şimdi kim bilir neredeydi?

Nerdesin Hasan?

Belki yine bir kahvede oturuyor, çayını aceleyle içiyor, su içmeyi unutuyor, başka insanlarla konuşurken kendisinden kaçıyordu.

Tuna onu düşündükçe öfkeleniyor, sonra bu öfkenin altında derin bir acı bulunduğunu fark ediyordu. İnsan kırıldığı kişiyi unutamıyor. Çünkü kırılmak, birinin bize değdiğinin kanıtı biraz.

Esin’i de düşündü sonra. Hasan’ın anlattığı kadarıyla biliyordu onu.

Evet Hasan öyle bir adamdı. Her şeyi en dürüst ve en gerçek haliyle anlatmıştı.

Hafif, sakin, incelikli bir kadın… Tuna onun varlığına karşı sebepsiz bir kıskançlık hissetmiyordu aslında. Daha çok kendisini onun karşısında eksik hissediyordu. Çünkü bazı insanlar hayatı kolaylaştırır, bazılarıysa derinleştirir. Tuna ikinci türdendi. Ve insan her zaman derinliği taşıyamıyordu.

Bir ara pencereye gidip dışarı baktı. Karşı evin balkonunda yaşlı bir adam oturuyordu. Göğsünde atlet, elinde gazete… Saatlerdir aynı yerde oturuyor gibiydi. Tuna birden herkesin kendi yalnızlığını yaşadığını düşündü. Şehir dediğimiz şey belki de yan yana duran yalnızlıklardan ibaretti.

Masanın başına döndü yeniden. Yazmak istedi ama yazamadı. Çünkü bazen duygular cümleye dönüşünce küçülüyordu. Boğazında düğümleniyordu. Hasan’ın onda bıraktığı şey tam da buydu işte: Adı konulamayan bir eksiklik hissi. Hasan, Hasan’ım, canımın içi… Sana hiç kızamıyorum benim canımın içi. Sen insanları sevmeyi, dürüst olmayı biliyordun. Ama çocukluğunda kimse sana kalmayı, duygularını yaşamayı öğretmemiş.

Annesiyle ilişkisi sevgi eksikliği değildi, daha çok sessiz bir bağlılıktı. Hasan annesini kırmak istemeyen bir çocuk olarak büyüdü; ama aynı zamanda onunla gerçekten konuşmayı hiç öğrenemedi.

Babası ona güven hissini bırakamadan gitmişti.
Annesi ise sevgiyi göstermeyi değil, dayanmayı öğretmişti.

Hasan’ın bütün ilişkileri biraz bu iki eksikliğin arasında şekillendi: Bir yanda kaybetme korkusu,
öbür yanda duyguları taşıyamama hali.

İnsan bazı ilişkileri bitirdikten sonra bile onların içinde yaşamaya devam ediyor. Tuna bunu geç anladı. Hasan gitmişti belki ama onun sessizliği hâlâ odadaydı. Sandalyede, bardakta, açık unutulmuş kitapta…

İnsan en çok yarım kalan şeyleri hatırlıyordu.

Sabaha karşı hafif bir rüzgâr çıktı. Perde usulca hareket etti. Tuna gözlerini kapadı. Ve ilk kez şunu düşündü:
Belki de insanın gerçek trajedisi, sevememek değil; sevdiği halde bunu sürdürecek kadar bütün olamamak.

Hasan ertesi gün işe döndü. Masasında duran dosyalar, yarım kalmış notlar, telefon konuşmaları… Hayat hiçbir şey olmamış gibi devam ediyordu. İnsan bazen en büyük acıları yaşarken bile gündelik hayatın sıradanlığına şaşırıyor. Bir reklamcı, bir gazeteci, Adana sıcağında çalışan herhangi bir adam gibi görünüyordu dışarıdan. Oysa içinde, adı tam konulamayan bir eksiklik dolaşıyordu.

Etrafında insanlar vardı; konuşan, gülen, bir yerlere yetişmeye çalışan insanlar…

Hasan onların arasında yürürken kendisini bazen şeffaf hissediyordu. Sanki oradaydı ama tam olarak yaşamıyordu. Çünkü insan bazı ayrılıklardan sonra hayatın dışına itilmiş gibi oluyor.

Esin’i düşündü önce. Onun sessizliğini, hafifliğini, hiçbir şeyi zorlamayan hâlini… Esin’in yanında hayat daha katlanılır görünürdü. Akşamüstü bir kafede oturup uzun uzun susabilirlerdi. Camdan geçen insanlara bakar, yarım bırakılmış cümlelerle anlaşmaya çalışırlardı. Hasan o zamanlar bunun huzur olduğunu sanmıştı. Oysa şimdi geriye dönüp baktığında, o ilişkinin içinde ince bir uzaklık bulunduğunu fark ediyordu. İnsan bazen yakınlığı bile eksik yaşar.

Tuna başka türlüydü. Onun yanında saklanmak zorlaşıyordu. Çünkü Tuna, insanların söylediklerinden çok sustuklarını dinleyen kadınlardandı.

Hasan’ın içinde yıllardır taşıdığı o kırılgan, eksik tarafı sezmişti. Belki Hasan’ı korkutan da buydu zaten. Gerçekten görülmek.

Bir akşam Seyhan kıyısında yürürlerken Tuna ansızın durmuş, “İnsan kendisini neden sürekli yarım bırakır?” diye sormuştu. Hasan cevap verememişti o zaman. Şimdi o sorunun peşinden gidiyordu. Çünkü bazı sorular insanın içinde yıllarca dolaşır.

Adana sıcak bir şehirdi. Gündüzleri asfaltın üstünden buhar yükselir, akşamları balkonlardan televizyon sesleri taşardı. İnsanlar birbirlerinin hayatını bilir ama yalnızlıklarını bilmezdi. Hasan bazen şehrin kendisine benzediğini düşünüyordu: Dışarıdan canlı, içerideyse yorgun ve suskun.

Tuna yazmayı seviyordu. Duygularını cümlelere dökerken sanki kendisini yeniden kuruyordu. Hasan ise konuşmaktan kaçan adamlardandı. İçinde taşıdığı şeyleri dile getirirse gerçek olacaklarından korkuyordu. Erkeklik dediğimiz o eski hikâye biraz da buydu zaten; insanın kendi kırılganlığını saklaması.

Şehir ağır ağır geceye karışıyordu. Hasan o sırada, yıllardır içinde taşıdığı o eksiklik hissinin biraz hafiflediğini sandı. Ama insan bazen bir başkasında yalnızca kendi yarasının yankısını buluyor; buna da aşk diyor.

Tuna’nın yanında daha canlıydı Hasan. Daha derin hissediyor, daha çok düşünüyor, hatta daha çok acı çekiyordu. Çünkü gerçek yakınlık insanı hafifletmez her zaman. Bazen insanın içindeki bütün karanlığı görünür kılar. Hasan bunu geç fark etti.

Bir süre sonra ilişkilerindeki küçük çatlaklar büyümeye başladı. Hasan’ın geri çekilmeleri, Tuna’nın anlam arayışı, söylenmeyen şeylerin ağırlığı… İnsan sevdiği kişiye yalnız sevgisini değil, korkularını da taşıyor. Ve bazı sevgiler, insanın taşıdığı o korkuların altında yavaş yavaş yoruluyor.

Hasan bir gün şunu düşündü: İnsan bazı insanları kaybetmez aslında; onları kendi içinde eksik bırakır. Bu yüzden ayrılıklar bitmiyor. Bir ses, bir bakış, bir sokak, sıcak bir rüzgâr… Her şey onları yeniden hatırlatıyor.

Hasan uzun süre karanlığa baktı. Ve ilk kez, insanın en büyük yalnızlığının tek başına kalmak değil, sevdiği halde bunu sürdürecek kadar bütün olamamak olduğunu düşündü.

Ev loş.

Eşi koltukta otururken, gözleri dolu ama sesi kontrollüydü.

Hasan ayakta, biraz tedirgindi. Aralarında kısa bir sessizlik vardı.

Rüya:
Sen hep böyle yapıyorsun…
Yaklaşıyorsun, sonra yok oluyorsun.

Hasan cevap vermez.
Sadece bakar.

Kadının sesi titrer.

Rüya:
Ben senin yanında yalnızım Hasan.

“Yalnızım” kelimesi odada asılı kalır.

Hasan bunu duyar.

Ama içinde otomatik bir şey çalışır:
“Tehlike.”

Sanki ortam değişmiştir.

Sanki bir şey kırılmak üzeredir.

Bir an geri çekilir.

Bir adım geriye.

Kadın bunu fark eder.

Rüya:
Bak yine… Yine gidiyorsun.

Hasan durur.

İçinde bir karmaşa vardır ama adı yoktur.
Ne “korku” der buna, ne “suçluluk”, ne “sevgi”.

Sadece bir sıkışma.

HASAN:
Ben yanlış bir şey mi yaptım?

Kadın güler gibi olur ama bu gülme kırık bir şeydir.

RÜYA:
Sorun zaten bu.
Ne yaptığını bilmiyorsun.

Sessizlik olur.

Hasan’ın zihninde bir an çok eski bir sahne belirir:
Cevap verilmeyen sorular, açıklanmayan sessizlikler, “abartma” denilen bir çocukluk hali.

Ama bunu net görmez.

Sadece içi daralır.

Kadın ayağa kalkar.

RÜYA:
Ben sana her şeyi anlatıyorum…
Sen ise hep “ne oldu?” diyorsun.

Kapıya doğru yürür.

Hasan bir adım atar ama durur.

Çünkü içindeki eski kayıt çalışır:
“Bir şey bozuluyorsa, geri çekil.”

Kadın kapıda durur.

Son kez bakar.

RÜYA:
Ben sana ulaşamıyorum Hasan.

Kapı kapanır.

Hasan kalır.

Ev sessizdir.

Ama onun içinde daha eski bir sessizlik vardır.

Bu kez sadece “gerginlik” değildir.

Bu kez bir şeyin adı vardır ama o isim henüz ona ulaşmamıştır.

Hasan kapının kapanışını duyduğunda, evdeki sessizlik değişmedi aslında; sadece daha görünür oldu. Önceki sessizlik de vardı, şimdiki de. Ama arada bir fark vardı: Bu kez sessizlik “normal” değildi, bir şeyin ardından geliyordu.

Hasan o farkı hemen anlamadı. Zaten hayatı boyunca çoğu şeyi “anlamak”tan çok “sonradan fark etmek” gibi yaşamıştı. O yüzden şimdi de önce sadece durdu. Kapıya baktı. Kapının olduğu yere. Sanki kapı biraz önce kapanmamış da, orada hâlâ bir açıklık kalmış gibi.

İçinde bir rahatsızlık vardı ama bu rahatsızlık bir duyguya dönüşmüyordu. Ne üzüntüydü, ne korku, ne pişmanlık. Daha çok, adı olmayan bir yer değişikliği gibi. Bir şey yerinden kaymıştı ama neyin kaydığı belli değildi.

Kadının söylediği cümle zihninde dolaştı: “Sana ulaşamıyorum.”

Hasan bu cümleyi düşündü. Ama “ulaşamamak” onun içinde bir ilişki sorunu gibi değil, teknik bir arıza gibi çalışıyordu. Sanki iki kablo vardı da temas etmiyordu. Bir yerde eksik bir bağlantı.

Oysa asıl sorun bağlantının kopması değil, Hasan’ın o bağlantının ne olduğunu hiç tam kuramamış olmasıydı.

Oturdu.

Koltuk artık aynı koltuktu ama sanki biraz daha uzaklaşmıştı. Ya da Hasan biraz daha içeri çekilmişti.

Elini yüzüne götürdü. Yorgunluk hissetti. Ama bu yorgunluk günün yorgunluğu değildi. Daha eskiydi.

Bir an, çok kısa bir an, çocukluğundan bir görüntü geçti içinden: Bir odada konuşulmayan bir şeyler, anlam verilemeyen yüzler, yarım kalan sorular. Ama bu görüntü net değildi. Hasan hiçbir zaman geçmişini net hatırlayan biri olmamıştı zaten; daha çok hislerin izini taşıyan, ama hikâyeyi kuramayan biriydi.

Şimdi de aynısı oldu.

“Ben neyi yanlış yaptım?” diye sordu içinden.

Ama bu soru, bir pişmanlık sorusu değildi. Daha çok düzeni yeniden kurma çabasıydı. Sanki doğru cevabı bulursa her şey eski haline dönecekti.

Evde hiçbir şey değişmedi.

Ama Hasan, ilk kez, değişen şeyin ev değil, kendisi olduğunu çok hafif bir şekilde hissetti. Ve bu his, ona hiçbir çözüm vermediği için, her zamanki gibi sessizce içinde kaldı.

Yıldız vermeyi unutmayın 😉
[Total: 0 Average: 0]
Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.