EDİP CANSEVER’İN “ÇAĞRILMAYAN YAKUP” ŞİİRİ

İkinci Yeni şiir hareketi içinde özellikle bireyi sorunsallaştırarak öne çıkarmasıyla dikkati çeker Edip Cansever.
Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli
Daha hiç çağrılmadım
Biri olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç
Yakup! Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım.

EDİP CANSEVER’İN “ÇAĞRILMAYAN YAKUP” ŞİİRİ
A+
A-
04.01.2023
5.820

İkinci Yeni şiir hareketi içinde özellikle bireyi sorunsallaştırarak öne çıkarmasıyla dikkati çeker Edip Cansever.

Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli

Daha hiç çağrılmadım

Biri olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç

Yakup! Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım.

ÇAĞRILMAYAN YAKUP

I

Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup

Bunu kendine üç kere söyledi

Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar

O kadar çoktular ki, doğrusu ben şaşırdım

Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli

Daha hiç çağrılmadım

Biri olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç

Yakup!

Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım

Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim

Ceplerimdeki eskimiş kâğıt parçalarını atayım

Sonra bir güzel yıkanayım da.

Ben size demedim mi.

Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum

Sanki böyle niye ben oradan geliyorum

Telaşlı, aç gözlü kurbağalara

Bakmaktan

Bilmiyorum

Bilmiyorum, bilmiyorum

Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup

Bazen karıştırıyorum.

Bazen karıştırıyorum ya, çok uzun bir gündü

Sonra bu çok uzun günün sıcak bir günü

Kediler kırmızı alevler halinde koşuyordu

Onlar işte hep boyuna koşuyordu

Birileri çıkıyordu ordan burdan

Hiç çıkmamak halinde ve ölgün

Birileri çıkıyordu

Geceden kalma bir lamba yanıyordu, açık

Bir pencerenin sokağa doğru içinde

Bu uyum korkunçtur Yakup!

Yakubun olması korkunçluğudur bu

Dünyanın insana doğru içinde

Yakup, Yakup!

Burdayım, yani ben.. evet, geliyorum

Lambayı söndürmesinler, geliyorum

Siz bütün lambaları yakın, evet

Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? hayır, Yakup

Bazen karıştırıyorum.

Ve kendine bilinmeyenler yaratan Yakubum ben, iyi ya

Durduğum bir gündü, diyorum, bütün ilgiler sizin olsun

Her türlü bir şeyler sizin olsun, ben artık

Hep böyle istiyorum, ayıp değil ya

Durduğum bir gündü, diyorum, yüzümü göğe doğurduğum

Bir gündü ve yaşar gibi kaldığım bir yaşama içinde

Ve yollarda ölü baykuşlar bulduğum

Bir ölünün günü boyayan renginde

Çürük evler bulduğum, içleri sonsuz kayalar

Kayalardan dondurmalar sorduğum

Ben, yani Yakup, Yakubun hiç çağrılmamış şekli

Kim bilir ne diyordum

(Kim bilir ne diyordu bir baykuş yaratıldığına

Bir baykuş tarafından

Ve bütün baykuşlar o bütün baykuşların arasında ne oluyordu

Ben ne oluyordum.)

Bütün iskemleler ağır ve hastalıklı

Bir gidip bir geliyordum kendime aptallaşarak

Bunu Yakup söyledi

Dedi ki, çünkü herkes Yakubu yaşıyordu, bense

Çöllerden ve kızgın güneşlerden icatlar yapıyordum

Kızgın kâğıtların üstüne

Ve alevler halinde dünya bana dokunuyordu

Ve ayakta soğuk bir bira içmiş kadar bir anlamım oluyordu bazen

Oluyordu ve bir de

Bir otobüse bindiğim, biletçinin bilet bile kesmek istemediği ben

Kendimi koruyordum

Bunu bana Yakup söyledi

Öyle bir Yakup ki bu, onca din kitaplarının sözünü bile etmediği

Kimsenin sözünü bile etmediği bir Yakup

Ben

Bunu hep biliyorum

Bunu hep biliyorum ve işte

Özgürüm, cezasız duruyorum.

II

Kurbağalara bakmaktan geliyorum

Dedi Yakup, bunu kendine üç kere söyledi

Telaşlı, açgözlü kurbağalara

Bakmaktan geliyorum. Ben sanki Yusuf

Ve Yusuf değil

Her gün bir tahtaboşta asılı duruyorum

Ve durmuyorum. Ben işte Yakup

Yok artık karıştırmıyorum.

Taş merdivenleri ağır ağır çıktım, bunu ben böyle yaptım

Eski taş merdivenleri. Yanımdan bir sürü adam

Geçti ve kolayca gittiler

Müzik aletleri renginde ve pırıl pırıl gittiler

Yanan güneşin altında

Onlar ki.. onlara benzer şeyleri ben çok gördüm

Ve onlar bir zamanı tamamladılar, öyle yaptılar

Ve sordum

Yakup daha başka nasıl bir Yakup olsun

Ve onlar daha başka nasıl bir onlar olsunlar ki

Yakup ve onlar nasıl olsunlar. İşte ben taş merdivenleri

Kurbağalara bağlayan taş merdivenleri

Durmadan kendimle karıştırıyordum

Kimse beni tutup çıkarmıyordu

Vıcık vıcık taşlar duyuyordum ayaklarımın altında

Anlamsız, yapışkan bir yığın taşlar

Yoruldum! bunu sanki biri söyledi

Yakub’un biri

Ara katta bir pencerenin önüne ancak gelebildim

Kendime bir isim düşünerek

Birden ki bir isim düşünerek kendime. Hayır bu kimse değil

Ancak gelebildim

Aşağıda bir lunapark kımıldıyordu. Ah kurbağalara bakmam gecikecek

Luna park kımıldıyordu, hem öyle değil

Bu uyum korkunçtur Yakup

Bir yokluğun kımıldamaya doğru içinde

Ve sen ki böyle tanımlanırsan Yakup

Yakuup!

Bir şey ki seni çağırıyor, o şimdi ne olmalı

Gene bir Yakup olmalı bu, Yakup

Kurbağalara bakman gecikecek, bunu ben nasılsa söylüyorum

Nasılsa ben bunu bir kere söylüyorum

Güneşse kırmızı top taşıyan bir adamın tahta bacağını çok yakıyordu ki

Adam içinden bağırdıkça dünya

Ters yönden yaratılıyordu, diyebilirim

Bir öğle üzeriydi adamın içindeki kalp

Kan kalp

Kırmızı top

Yakıcı dönüşümler çıkaran

Belli ki susmak yaratılmamış şekliydi dünyanın

Öyle değil mi Yakup

Hemen hemen öyleydi, Yakup bunu söyledi

İyi ki söyledi. Ara katta bir pencerenin önüne ancak gelebildim

Şimdi bir kurtarabilsem ayaklarımı

O benim ayaklarımı… taşlardan

Bir kurtarabilsem

Saat on ikiyi gösteriyordu ki, ben nerdeydim

Bir zamansızlığın Yakuba doğru içinde

Saat on yediyi ve yirmi biri

Gösteriyordu ki, ben nerdeydim

Her saniyedeki ve işte her saniyedeki

Ben, yani Yakubun o dağılgan şekli

Nerdeydim.

Bilmem ki. Bir avukat benim ellerimi tuttu. Gözlüklü bir kadındı bu, iyi mi

Kim bilir bir çağın neresinden burada. Anlaşılması

Yoktu ki. Kendine özgü bir duruşu

Yoktu ki. Pek güçlü kolları vardı yalnız

Ne diyordum, ben işte Yakup

Çekiverdi beni taş hamurun içinden

Pek öyle gürültüyle değil

Bir başka yapışkanlığın içine

Çekiverdi beni

Göğüsleri pek hoştu, ipekli bir giysinin altındaydı onlar

Sonra elleri ve kalçaları pek hoştu

Kılların ve bütün oynak yerlerin ölümlere doğru içinde

Bacaklarıyla bir şeyler bir şeyler bir şeyler yapıyordu artık

Onu ben çok iyi görüyordum. Ama çarşaflar, öyle bir takım kıpırdanmalar

araya giriyordu

Engelliyordu bizi

Ter içindeydik. Ellerimden çekiyordu. Ter içindeydik

Beni kurtarmak istiyordu, bir isim gibi Ben’i

Ter içindeydik

Terlerimiz üstümüzde duruyordu, yıkanmış yeni kaplar gibiydik

Üstümüzde olgun ve kararsız su tanecikleri bulunan

Biz Yakup

Biz gözlükten, taş hamurdan ve beyaz çarşaflardan

Ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış

Kurbağalara geldik.

III

Kurbağalara bakmaktan geliyorum

Dedi Yakup, bunu kendine üç kere söyledi

Masalarda oturmuşlardı. Ben oradan geliyorum

Yazı makineleri, kağıt sesleri

Ben oradan geliyorum.

Önce bir kenarda durdum, hiç kimse beni çağırmadı

Sonra bir yer bulup oturdum. Hadi bir sigara içeyim dedim

Olmaz, dedi mübaşir kılıklı kurbağanın biri

Belli ki yeni tıraş olmuştu, bana yakasından bir kopça eksik gibi geldi

Öyleyse peki, dedim, ayağa kalktım, şöyle bir duvara dayandım

Bu kez de duvarlarda sanki duvarca bir sözdizimi

Olmaz ki, Yakup!

Peki Yakup ne yapsın, bu aklımdan bile geçmedi

Herkesin durduğu bir yere gittim. Ben Yakup

Ya onlar kimdi

Aralarına aldılar beni. Artık ben hiçbir şey göremiyordum

Biri bir şeyler söylüyordu yalnız, yüksekçe bir yere oturmuş

Onu ben duyuyordum

Duyuyordum, sesi başımın üstünden dünyaya yayılıyordu

Ve “Yakup” sesini ancak anlıyordum. Yakubun ötesinde

Birtakım sözler ediliyordu, onları ben anlamıyordum

Anlamıyordum ama, iyi sözler söylemiyorlardı benim için

Sonra bir şey daha vardı anlamadığım: yani ben neydim ki, ne yapmış

olmalıyım

Ben, yani Yakup

Dedim ki kendi kendime, insan ne söylerse söylesin

Ve ne yaparsa yapsın, öyle değil mi

Bütün bunlar bir bir kalacaktır yaşamanın içinde

Diye düşündüm ya ben

Ben, yani Yakup

Bütün gücümle bunu bağırdım

Ben ki bağırdım işte, bütün kurbağalar bir olup beni dışarı çıkardılar

Bir odaya aldılar beni, ellerime gözbebeklerime

Daha başka yerlerime de baktılar

Sonra bilmiyorum ki, kapıyı gösterdiler bana

Ben, Yakup, beni hiç kimse çağırmadı

Sokağa çıktım, bir sürü yerlerden geçtim. Şimdi

Hatırlıyorum da, bir deniz kıyısında azıcık durabildim

Yosunlar, kumlar, şeytan minareleri

Ve kumlarda katılaşmış kıvrımlar

Bağırdım, bağırdım, bağırdım

Tanrının ayak izleri!

Tanrının ayak izleri!

IV

Kurbağalara bakmaktan geliyorum. Ben Yakup

Bunu Yakup söyledi

Yıkanmış çamaşırlar duruyordu odamın penceresinde

Gök işte bu beyazlıktan azıcık alıp veriyordu, diyebilirim

Bir kırlangıç onu kirletmese

Ki onlar o kadar çok siyahtırlar ki, ben

Onları hiç sevmem

Ve demek ki benim odamda hiç kimseler yoktur

Odamın düşünülmesi halinde bile

Kimseler yoktur

Biri sanki çarşıya çıkmıştır sürekli bir biçimde

Ve biraz da çarşılar

Ve durmadan satılan o kırık dökükler bitmez ki

Bitmesin

Çünkü bir gün bir boy aynası satın almak istiyorum ben

Kirli ve eski

Bir at arabasının aynaya doğru büyüyen içinde

Onu ben taşıtmak istiyorum, caddelerin

İntiharlara doğru büyüyen içinde

Ben, yani Yakup

Kurbağalara bakmaktan geliyorum işte

Açgözlü, mor kurbağalara

Akşama doğru bir dilim ekmek yiyeceğim belki

Bir bardak da süt içeceğim. Sonra

Bir güzel uyumak istiyorum, bütün gün çok yoruldum

Ben

Gözlükten, taş hamurdan ve çarşaflardan

Ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış Yakup

Uyumak istiyorum.

Ve sabah bunları bir bir kendime anlatacağım

Yakub’un gene bir yokluğa doğru büyüyen içinde. (Cansever 1995: 221-229)

Dört bölümden oluşan ve her bölümü aynı dizenin yinelenmesiyle başlayan bu uzun şiir, bütünüyle “Yakup” adlı bir kişi etrafında gelişen bir kurgulanışa sahiptir. Durum, eylem, söylem ve algı biçimleriyle metnin varlık nedeni olun Yakup; aynı zamanda “anlatıcı” konumunda bulunmasına karşın kimi yerlerde kendisinin dışına çıkarak hakkında bir başkasından söz eder gibi konuşur, kimi yerlerde de kendi oluşuyla “kendinden soyutlanmışlığının iç içe geçtiği bir anlatım düzleminden seslenir. Şiirde bu “benlik/kimlik” sorununun nedenlerini, gerekçelerini bulabileceğimiz göndermelere, geçmişe ilişkin yaşantısal ögelere, bireyin bulunduğu durumun arka planını yansıtan somut verilere rastlanmaz; ancak metin içi bağlamların tematik bütünlük içinde irdelenmesiyle bu sorunun “yabancılaşma” olduğu görülür.

Yabancılaşma; “bir şeyi ya da kimseyi başka bir şeyden ya da kimseden uzaklaştıran, başka bir şeye ya da kimseye yabancı hâle getiren eylem ya da gelişmedir. Bu bağlamda düşünüldüğünde, bireyin, başka her şey ve herkesle birlikte “kendine” yabancılaşmasının da dışa vurulduğu trajik bir anlatı olarak değerlendirilebilir “Çağrılmayan Yakup.”

“Yabancılaşma” sorununu Edip Cansever, öncelikle bireyin kendine yabancılaşması ve kimlik bunalımı üzerinden verir. Kuşkusuz burada sözü edilen “birey,” modernleşmenin ürünü olan bireydir. Bizdeki geçmişi
Batı’ya göre daha yeni sayılabilecek “modern birey trajedisi,” ardında sancılı bir süreci barındırır. Sanayi devrimi sonrasında ortaya çıkan iş bölümüne ve mekanik işleyişe dayalı yaşam biçimi; ekonomik, toplumsal ve psikolojik yabancılaşmayı da beraberinde getirir. “Değer” algısı sarsıntıya uğrar:
Paraya dönüştürülebilirlik, değerliliğin temel ölçütüdür. “İnsan” ise ancak bu tür bir “değer” kabulü içindeki eylemliliği, mülkiyeti ve iktidarı oranında değerlidir. “İnsanla eşyanın öncelik bakımından yer değiştirdiği bir bilinç durumunu yaratmıştır modern yaşam. Vakti ve süresi önceden belirlenmiş çalışma, dinlenme, sevişme, eğlenme vs. eylemlerinin değişmez düzeni içinde birey mekanikleşmiştir. Ayrıca kişilerin tek tek değil, topluca bulunuşta bir önemi vardır; tekil hâlleriyle bireyler, yalnızca birer isim ve sayısal karşılıktır. Anlatıcı benle aynı gerçekliği yaşayan bireylerin ortak adı gibi kullanılan “Yakup” sözcüğü, bu genelliği içinde simgesel bir anlam da yüklenmiş olur. Yakup, toplum tarafından dışlanmış, öteki ile duygusal ve düşünsel ağları kalmamış bir kişi görünümündedir. İnsani iletişimi, duygusal ve düşünsel alışverişi -belirsiz bir biçimde de olsa- kendisi ile kendisi arasındadır. Bilinci, bir sarkaç gibi, yaşadığı anlam boşluğunda,
bölünmüş/parçalanmış benliğinin bir hâlinden öbürüne salınır durur.

Yakup için “zaman,” bunaltıcı, uzun bir gündür. Bu şiirdeki zaman da “çok uzun bir günün sıcak bir günü”dür. (Cansever’in genellikle kuşatılmışlık, aşamama, çıkmaza düşme gibi duygulardan
kaynaklanan bunalma hâlini vermeye çalışırken başvurduğu “sözcüğü kendisiyle tamlamaya sokma” yolu, burada da karşımıza çıkar.) Sıcaklıktan; “sıkıcı, bunaltıcı zaman” algısını havanın “boğuculuğu” ile güçlendirecek biçimde sık sık söz edilir: “Çöllerden ve kızgın güneşlerden icatlar yapmak,” “kızgın kâğıtlar,” “yanan güneş,” “alevler halinde dokunan dünya,” “kırmızı top taşıyan adamın tahta bacağını çok yakan güneş,” “kırmızı alevler hâlinde koşan kediler,” “kan kalp,” “yakıcı dönüşümler çıkaran kırmızı top” gibi
ifadelerin kullanımı da bu amaca hizmet eder.

Yakup’un beklenti ve özlemlerinin dile getirilişine, şiirin ilk ve son bölümlerinde rastlıyoruz. Yabancılaşma, yalnızlık, çaresizlik, güvensizlik, anlamsızlık gibi duyguların içsel yükünü taşıyan bir birey olarak Yakup’un
asıl beklentisi kurtulmaktır; bu, en başta ortaya konulur. Şiirin daha ilk dizelerinde Yakup’un kurtulmak istediği “durgun ve çürük bir su” imgesiyle dile getirilen bu içsel yük, tüm yaşadıklarından oluşan birikmedir. Yakup, gerçekten “çağrıldığında” bu yükü içinden atabileceğini düşünmektedir; o
sayede bu birikintiyi -istifra eder gibi- dışarı bırakacak, tüm bir geçmişini de bir yana bırakacak ve arınacaktır.

Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli

Daha hiç çağrılmadım Biri olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç

Yakup! Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım…

KAYNAKÇA

CANSEVER, Edip (1994). Gül Dönüyor Avucumda. İstanbul: Adam Yayınları.
––––––––– (1995). Yerçekimli Karanfil. İstanbul: Adam Yayınları.
KARACA, Alâattin (2005). İkinci Yeni Poetikası. Ankara: Hece Yayınları.
ÖNEŞ, Mustafa (2006). Şiir Kuşatması. İstanbul: Say Yayınları.
KUL, Erdoğan, EDİP CANSEVER’İN “ÇAĞRILMAYAN YAKUP” ŞİİRİNDE BİREY ALGISI


Yıldız vermeyi unutmayın 😉
[Total: 0 Average: 0]
Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.