TEFRİKA ROMAN ”Sessizliğin Kıyısında” 14. Bölüm Korkma, Ben Varım!

TEFRİKA ROMAN ”Sessizliğin Kıyısında” 14. Bölüm Korkma, Ben Varım!
15/05/2026 21:10
31
A+
A-

Esin, bazı akşamlar kendi hayatının içinde misafir gibi dolaşırdı.
Evdeki eşyalar ona ait değilmiş gibi bakardı eşyaların yüzüne. Çaydanlığın kaynama sesi, salondaki sararmış perde, duvara asılı yıllardır aynı yerde duran saat…

Hepsi uzun süredir konuşmayan akrabalar gibiydi. Aynı evde yaşar ama birbirlerinin kalbine uğramazlardı.

Oysa Esin çocukken dünyanın gerçekten bir anlamı olduğuna inanmıştı. İnsanların birbirini kurtarabileceğine, sevmenin insanı değiştireceğine, bir gün birinin onu tam göreceğine…

Sonra yıllar geçti. İnançlar eskiyen bir kumaş gibi yer yer inceldi. Bazı yerlerinden ışık sızmaya başladı.

Hasan’ı ilk gördüğünde içindeki o eski inanç yeniden kıpırdadı. Çünkü Hasan’ın yüzünde, kaybolmuş insanların yüzünde olan o tuhaf ifade vardı: Sanki hem gitmek istiyor hem de biri onu durdursun istiyordu. Esin bunu hemen tanıdı. İnsan en çok kendi yarasına benzeyen insanı tanırdı.

Hasan konuşurken bazen cümlelerinin ortasında kaybolurdu. Gözleri başka bir yere giderdi; çocukluğa mı, eski bir korkuya mı, yoksa kimsenin bilmediği bir boşluğa mı, Esin anlayamazdı. Ama o anlarda odanın içindeki hava değişirdi. Lambanın ışığı hafifçe sararır, duvardaki gölgeler uzardı. Esin bunun gerçek mi yoksa kendi zihninin oyunu mu olduğunu hiçbir zaman tam bilemedi.

Çünkü Esin’in hayatında gerçeklik hiçbir zaman tamamen gerçek değildi.

Bazı geceler apartmanın önünden geçen köpeğin uzun uzun uluduğunu duyardı. Ertesi gün mutlaka biri giderdi hayatından. Bazen aynaya baktığında yüzünü değil, annesinin gençliğini görürdü.

Çocukken yastığının altına koyduğu deniz kabuklarının geceleri fısıldaştığına emindi. İnsan büyüyünce bunlara “tesadüf” diyordu sadece. Ama Esin biliyordu; bazı şeyler dünyada açıklanmadan da vardı.

Hasan ise onun hayatına açıklanamayan bir şey gibi girmişti. Tam 5 sene önce…

Ne tam geliyordu ne tam gidiyordu. Bir görünüp kaybolan vapur ışıkları gibi…

Esin geceleri pencerenin önünde otururken onun sessizliğini bile duyabiliyordu. Bazı insanların yokluğu da ses çıkarırdı çünkü.

Bir süre sonra Hasan’ı değil, Hasan’ın içinde taşıdığı eksikliği sevmeye başladığını fark etti. Onu kurtarmak değil belki ama onunla birlikte kaybolmak istiyordu. Onun hissettirdiği canlılık, heyecan ve aşk hissini. Çünkü insan bazen yalnız kalmamak için uçuruma bile yaklaşabiliyordu.

Ve şehir, bütün bunları sessizce izliyordu.
Çatılarda biriken sıcaklıkla, balkonlardan sarkan çamaşırlarla, gece yarısı geçen trenlerin titreşimiyle… Sanki herkes kendi hayatında biraz tutunamıyordu da bunu birbirinden saklıyordu.


Esin bir sabah uyandığında dünyanın yine yerli yerinde durduğunu gördü ve buna çok şaşırdı.
Çünkü ona göre insanın içi bu kadar dağılmışsa, dışarıdaki eşyaların da biraz yer değiştirmesi gerekirdi. Mesela masa pencerenin önüne yürümeli, bardaklar kendilerini yere bırakmalı, apartmanın önündeki yaşlı dut ağacı “bugünlük ben de yoruldum” deyip devrilmeliydi. Ama hiçbir şey olmuyordu. Dünya, insanların iç acılarına karşı terbiyesiz bir kayıtsızlık içindeydi. O Hasan’a tutunmuştu.

Hasan üç gündür yazmıyordu.

Üç gün dediğin nedir? Takvim için küçük, kalp için uzun bir zamandır. Hele bekleyen biriysen. Hele zihnin sürekli aynı kapıya gidip dönüyorsa. İnsan bazen bir mesaj beklerken yaşlanabiliyordu. Esin bunu yeni öğrendi.

Perdeyi araladı. Dışarıda herkes normaldi. Simitçi bağırıyordu. Bir kadın balkon silkiyordu. Çocuklar okula gidiyordu. Demek kimse Hasan’ın suskunluğunu bilmiyordu. İnsan kendi acısının evrensel olduğuna inanıyor önce; sonra bir bakıyor ki mahalle bakkalı bile senden habersiz yaşamaya devam ediyor.

Canı sıkıldı. Keyfine bakmak istiyordu. Anı yaşamak, gezmek,gülmek, eğlenmek… Kimse için çok üzülemezdi.

Mutfağa geçti. Çayı koydu. Çayın kaynama sesi ona çocukluğunu hatırlattı. İnsan en çok yalnızken çocukluğunu hatırlıyordu zaten. Çünkü çocukluk biraz da dünyanın bir gün seni anlayacağına inanmak demekti.

Hasan anlamıyordu. Beni üzdüğünü görünce ondan soğumuştum. Nasıl olsa yine döner,diye düşündü.

Belki anlamak istemiyordu. Belki de Hasan da dünyaya tam yerleşememiş insanlardandı. Öyle ya, bazı adamların ruhu sürekli valiz hâlindedir. Bir yere yerleşir gibi yaparlar ama içlerinde hep yetişmeleri gereken başka bir tren vardır.

Esin bunu düşündükçe ona kızamıyordu. Kızmak için karşındaki insanın net olması gerekir. Hasan ise sis gibiydi. Vardı ama tutulamıyordu. Hasan’ı umursamıyordu. O kendi içinde hüzünlüydü o an.

Bir ara onu kurtarabileceğini sandı. İnsan sevdiği kişiyi bazen insan değil de yaralı bir şehir gibi görüyor. “Biraz daha seversem düzelir,” diyor. Oysa bazı şehirlerin sokakları en başından çıkmazdır.

Esin bunu geç öğrendi.

Öğleden sonra eski bir defter çıkardı. Hasan hakkında aldığı notlara baktı. İnsan sevdiği birini anlamayınca arşivlemeye başlıyor. Cümleleri, susuşları, çevrim içi olduğu saatleri… Kesin başkalarını bulmuştur, diye düşündü.

Küçük bir dedektifliğe dönüşüyor aşk.

Sonunda insan karşısındakini değil, kendi takıntısını büyütüyor.

Defterin kenarında şöyle yazıyordu:

“Hasan’ın en büyük sorunu sevgisizlik değil.
Süreklilik gösterememek.”

Bu cümleyi okuyunca uzun süre kıpırdamadı.

Çünkü bir insanı sevmekle, o insanın hayatında kalabilmek aynı şey değildi.

Akşam oldu. Şehir yavaşça turuncuya döndü. Karşı apartmanın camında kendi yansımasını gördü. Bir an annesine benzediğini fark etti. İnsan üzülürken annesine benziyordu biraz.

Sonra durup düşündü:
Belki de Hasan’ı değil, Hasan’ın içinde taşıdığı eksikliği seviyordu. Çünkü kendi içindeki boşluk da ona benziyordu. İki eksiklik birbirini ev sanmıştı belki. Oysa tüm günahları yaşamışlardı o evde.

Ve gece boyunca bunu düşündü Esin:

Bazı insanlar birbirini bulmazdı aslında.
Sadece birbirlerinin yalnızlığına denk gelirlerdi.

Tuna ise hala üzgündü.

İnsan bazen parçalanarak değil, çözülerek bütün olur.

Bunu geç anladım, dedi.
Herkes bana “güçlü ol”, “toparla kendini”, “dağılma” dedi.
Oysa ben dağılmadım.
Ben yavaş yavaş çözüldüm.

İçimde sıkı sıkıya bağladığım ne varsa, birer birer gevşedi.
Birine duyduğum o derin bağlılık, onun bir gün döneceğine olan inanç, bir ihtimalin peşinde bekleyen yanım…

Hepsi bağdı aslında.
Ve ben o bağları sevgi sandım.

Oysa sevgi, insanı sıkmaz.
Sevgi bekletmez.
Sevgi insanı kendinden uzaklaştırmaz.

Ben çözülürken bunu fark ettim.
Onu kaybetmiyordum sadece, kendimi de yanlış yerlerde tutuyordum.

Bir insanın sessizliği,
başka bir insanın içinde fırtınaya dönüşüyorsa
orada bir denge yoktur.


Orada biri susarak korur kendini, diğeri bekleyerek tüketir.

Ben bekleyen taraftım.

Ve beklemek, sandığım kadar masum değildi.
İnsanı yavaş yavaş eksilten bir şeydi.
Bir gün fark ettim;
ben onun gelmesini değil, onun beni seçmesini bekliyordum.

İşte o an çözülme başladı.

Çünkü insan, seçilmediği yerde durabilmek için
kendini kandırmak zorunda kalır.
Ben artık kendimi kandıramadım.

Ne büyük bir kırılma oldu,
ne de dramatik bir kopuş.
Sadece içimde bir şey sustu.
Ve o sessizlikte,
ilk defa kendimi duydum.

Onu hâlâ seviyor muyum?
Belki evet.
Ama artık o sevgi beni tutmuyor.

Çünkü anladım ki,
bütün olmak için birine tutunmak gerekmiyor.
Bazen sadece çözülmek gerekiyor.

Yavaşça, sessizce, kimse fark etmeden…

“Ben onun için gerçek miydim, yoksa sadece ihtiyaç duyduğu anda yanında olduğum biri mi?”

Ve bazen en yorucu şey şudur:
Bir insanın seni sevmiş olabileceğini hissedersin…

Ama sana iyi gelecek şekilde sevemediğini de görürsün. Çünkü bazı insanlar tamamen gitmez;
ama tam kalmayı da seçmez.

Çünkü hissetmek ve ilişki kurabilmek aynı şey değil.
Bazı insanlar özler, merak eder, hatta sever…

Ama yine de sürdürülebilir yakınlık kuramazlar.

En zor tarafı da şudur,
İnsan net bir reddi zamanla kabul edebilir.
Ama böyle arada kalan davranışlar zihni sürekli açık bırakır.
Bir mesaj, bir görünme, kısa bir dönüş…

Sonra yeniden sessizlik. Madem buradasın, neden gerçekten gelmiyorsun? diye sormak istedi Hasan’a.

Ve bazen bu tip insanlar tam da o eşikte yaşar.
Kaybolmak istemezler.

Ama tam anlamıyla görünmekten de korkarlar.

O yüzden sana kendisini “hatırlatır”.
Ama ilişkinin açık ve derin tarafına gelince yeniden susar. Ve insanı en çok yoran şey, tam yokluk değil;
arada bir gelen o sıcaklığın tekrar kaybolmasıdır.


Özlem de çok doğrusal ilerlemez zaten.
Bazen günlerce sakin kalırsın, sonra tek bir hareket her şeyi geri getirir:
bir fotoğraf, bir görünme, bir sessizlik, bir gece vakti…

Çünkü bazı bağlar mantıkla değil, sinir sistemiyle yaşanır.
İnsan aklıyla bitirdiği şeyi duygusuyla daha geç bırakır.

Ama şunu unutma:
Onu özlemen, onun sana iyi geldiği anlamına gelmek zorunda değil.
Bazen insan en çok, içinde tamamlanmamış kalan şeyi özler.

İlgisizlik, insanın içinde çok sessiz ama derin bir boşluk yaratabiliyor.
Özellikle sevgiye ihtiyaç duyduğun anlarda karşındaki kişi duygusal olarak uzaksa, zamanla insan şunu düşünmeye başlıyor:

“Demek ki yeterince sevilmiyorum.”


Esin insanların arasında yürüyordu; ama kimsenin yanında değildi. Kalabalık dediğimiz şeyin büyük bir yanlış anlaşılma olduğunu o zaman fark etti. İnsanlar birbirine çarpıyor, birbirine bakıyor, birbirine sesleniyor ama kimse kimsenin içine değmiyordu. Herkes kendi sessiz kuyusunun başında durmuştu sanki.

Hasan konuşurken , çok eğlenceli bir adamdı. Esin, bazen insanların yalnızca konuşmamak için konuştuğunu düşündü. Çünkü susarlarsa içlerinden bir şey çıkacaktı. Tehlikeli bir şey. Belki çocukluk. Belki korku. Belki de o büyük boşluk.

“İnsan neden birine alışır?” diye sordu kendi kendine.
Hemen ardından cevap verdi:
“Çünkü yalnızlığı tek başına taşımak ağır geliyor.”

Sonra bu cevabı fazla duygusal bulup utandı. İnsan kendi içtenliğinden bile utanıyordu bazen. Hele biraz okumuşsa, biraz düşünmüşse…

Her şeyi ironinin arkasına saklıyordu. Ciddiyet tehlikeliydi çünkü. Gerçekten inanmak daha da tehlikeli.

Esin’in içinde sürekli çalışan bir mekanizma vardı. Bir şey hissedecek olsa hemen devreye giriyordu: Analiz, yorum, küçümseme, geri çekilme…

Sanki ruhunun içinde küçük bir memur oturuyordu. Elinde dosyalar, mühürler. Her duyguyu inceliyor:
“Bu fazla.”
“Bu gereksiz.”
“Bu seni zayıf gösterir.”

İnsan bir süre sonra kendi kendisinin gardiyanı oluyor.

Gece odasında otururken pencereden dışarı baktı. Şehir uzakta, bulanık bir uğultu halinde yaşıyordu. Bir yerlerde insanlar âşık oluyor, kavga ediyor, rakı içiyor, ağlıyorlardı. O ise düşünüyordu. Sürekli düşünüyordu. Bazı insanlar yaşar, bazılarıysa yaşamayı düşünür yalnızca. Esin ikinci gruptaydı galiba.

Çocukken öğrendiği şeyler peşini bırakmıyordu. “Güçlü ol.” “Ağlama.” “Kimseye yük olma.” İnsan bu cümleleri önce ailesinden duyuyor, sonra kendi zihni tekrar ediyor ömür boyu. İçimize yerleşmiş ebeveyn sesleriyle yaşayıp gidiyoruz. Ne acıklı düzen.

Hasan ona bazen dikkatle bakıyordu. O bakışlardan korkuyordu Esin. Çünkü görülmek istiyordu aslında. Ama gerçekten görülürse kaçmak zorunda kalacağını da biliyordu. İnsan anlaşılmayı isterken bile kaçış yollarını hazırlıyor. Modern insanın trajedisi bu galiba: Yakınlık isteğiyle yakınlık korkusunun aynı bedende yaşaması.

Bir gün ansızın şöyle düşündü:
“Belki de ben mutsuz değilim. Belki yalnızca kendime fazla maruz kaldım.”

Bu düşünce onu hem rahatlattı hem ürküttü. Çünkü insan bazen acısının bile kişiliği olduğunu sanıyor. İyileşirse kim olacağını bilemiyor.

Koridordan ayak sesleri geldi. Bir kapı kapandı. Bir yerde musluk damlıyordu. Hayat bütün sıradanlığıyla sürüyordu. Ve dünyanın en korkunç yanı buydu belki de: İnsan içinden parçalanırken bile dışarıda hiçbir şey değişmiyordu.

Esin insanların anlattığı gibi “duygusuz” biri değildi. Hayır, mesele o kadar basit değildi. İnsanlar her şeyi basitleştirmeyi severlerdi çünkü. Birine hemen bir isim koymalıydınız: Soğuk, kırılgan, zayıf, güçlü, kaçak, mağdur…

Böylece onun hakkında düşünmek zorunda kalmazdınız. Esin’e de “duygusuz” demişlerdi. Oysa Esin yalnızca yorulmuştu. İnsan ruhunun sürekli alarm halinde yaşamasından doğan o derin yorgunluk vardı üstünde.

Sonra bu cevabı fazla duygusal bulup utandı. İnsan kendi içtenliğinden bile utanıyordu bazen. Hele biraz okumuşsa, biraz düşünmüşse…

Her şeyi ironinin arkasına saklıyordu. Ciddiyet tehlikeliydi çünkü. Gerçekten inanmak daha da tehlikeli.

Gece odasında otururken pencereden dışarı baktı. Şehir uzakta, bulanık bir uğultu halinde yaşıyordu. Bir yerlerde insanlar âşık oluyor, kavga ediyor, rakı içiyor, ağlıyorlardı. O ise düşünüyordu. Sürekli düşünüyordu. Bazı insanlar yaşar, bazılarıysa yaşamayı düşünür yalnızca. Esin ilk gruptaydı galiba.

Koridordan ayak sesleri geldi. Bir kapı kapandı. Bir yerde musluk damlıyordu. Hayat bütün sıradanlığıyla sürüyordu. Ve dünyanın en korkunç yanı buydu belki de: İnsan içinden parçalanırken bile dışarıda hiçbir şey değişmiyordu.

Kalabalık bir odada bile kaçacak yer arayan insanlardan biriydi. Bir konuşmanın ortasında aniden susar, karşısındaki konuşurken gözlerini başka bir yere çevirirdi. Çünkü yakınlık bazen boğucu gelirdi ona. Yakınlık, beraberinde beklenti getirirdi. Beklenti ise yük demekti. Esin yük taşımaktan korkuyordu. Daha doğrusu, bir yükün altında ezilmekten.

Çocukken ona çok şey söylenmişti. “Abartıyorsun.” “Geçer.” “Ağlama.” “Büyü artık.” İnsan çocukken kendine söylenen her şeyi kanun sanıyor. Sonra büyüyünce o sözler iç sese dönüşüyor. Esin’in içinde de sürekli konuşan biri vardı. Sert, aceleci, anlayışsız biri. Ne zaman üzülse hemen yetişiyordu o ses: “Bunu hissetme. Zayıflık bu.”

İnsan bazen kendisinden kaçmayı öğreniyor. Ne acıklı şey. Esin bunu erken yaşta öğrenmişti. Duygularını hızla geçiriyor, hemen başka bir şeye yöneliyordu. Bir film açıyor, yürüyüşe çıkıyor, saçma bir alışveriş yapıyor, durmadan düşünüyor ama asla gerçekten hissetmiyordu. Çünkü hissetmek durmak demekti. Durursa çökeceğini sanıyordu.

Bir gece bunu düşündü. Yatağında sırtüstü yatarken tavandaki çatlağa baktı uzun uzun. Çatlak giderek büyüyen bir haritaya benziyordu. Belki insanın içi de böyleydi diye düşündü. Dışarıdan düzgün görünen ama içeride sessizce ayrılan parçalarla dolu.

Kendi kendine konuşmaya başladı sonra. İnsan yalnız kalınca konuşur. Özellikle de yıllarca kimse onu gerçekten dinlememişse.

“Ben neden böyleyim?” dedi sessizce.
Hemen ardından başka bir ses cevap verdi:
“Böyle olmak işine geliyor çünkü.”

İşte buna sinirlendi. Çünkü insanın en büyük düşmanı bazen kendi zihninin içindeki o alaycı memurdur. Sürekli kayıt tutan, sürekli yargılayan biri.

Oğuz Atay’ın kahramanları neden hep yorulmuş adamlardı sanıyorsunuz? Çünkü düşünmek yoruyordu. Kendini çözmeye çalışmak daha da yoruyordu.

Esin geçmişini düşündü. Evdeki sessizlikleri. Ani öfkeleri. Belirsizlikleri. Güven duygusunun bir gün var olup ertesi gün kaybolmasını. İnsan çocukken sevginin sürekliliğini öğrenemeyince büyüyünce her şeyi geçici sanıyor. Birinin kalacağına inanamıyor. Bu yüzden herkesten önce kendi uzaklaşıyor. Terk edilmeden gitmek…

Modern insanın küçük savunması.

Bir ara gerçekten sevdiğini sandığı biri olmuştu. Onun yanında biraz sakinleştiğini hatırlıyordu. Fakat tam yakınlaşınca içini garip bir panik kaplamıştı. Çünkü sevilmek de tehlikeliydi. Sevilince kaybetme ihtimali doğuyordu. İnsan bazen mutsuzluğa alışıyor; mutluluk fazla büyük, fazla kırılabilir geliyor.

Dışarıda gece ilerliyordu. Şehir susmuştu. Binaların arasında rüzgâr dolaşıyordu. Esin pencereye gidip baktı. Birkaç ışık hâlâ yanıyordu. O ışıkların arkasında başka insanların da kendi küçük felaketleriyle uğraştığını düşündü. Herkes biraz eksikti. Herkes biraz yarımdı. Ama kimse bunu söylemiyordu.

Sonra yatağa geri döndü.
İnsan bazı geceler iyileşmez. Yalnızca kendine biraz daha yaklaşır.


Hasan uzun yıllar boyunca, insanın bir başkasında aradığı şeyin ne olduğunu tam olarak anlayamamıştı. Yakınlık mıydı istediği, yoksa yalnızlığını hafifletecek geçici bir ses mi? Bazen Esin’in yanında otururken, onun sessizliğinin içinde huzura benzeyen bir şey hissederdi. Fakat bu huzur, Adana’nın eski mahallelerinde yaz akşamı çöken o ağır sessizlik gibi kırılgandı; insan biraz dikkat edince, altında ince bir kederin dolaştığını fark ederdi.

Esin hafifti. Hasan bunu seviyordu önce. Onunla birlikteyken hayatın ağır tarafları biraz uzaklaşıyor, dünya daha katlanılır görünüyordu. Ziyapaşa’daki küçük bir kafede oturup saatlerce konuşmadan durabilirlerdi.

Camın ardından geçen insanlara bakar, sıcaktan bunalmış şehrin ağır akışını seyrederlerdi. Portakal çiçeği kokusuna egzoz dumanı karışır, uzaktan geçen minibüslerin sesi duyulurdu. Hasan, yarım bırakılmış cümlelerin içinde bir yakınlık bulunduğunu sanıyordu. Oysa zamanla, eksik kalan her şey gibi, bu ilişkinin içinde de görünmeyen boşluklar büyümeye başlamıştı.

Çünkü Hasan’ın içinde, çocukluğundan beri taşıdığı derin ve karanlık bir ihtiyaç vardı: gerçekten görülmek arzusu. İnsan bunu kendine kolay kolay itiraf edemez. Hele erkekler. Çünkü Çukurova’da erkeklik biraz sessizlikle, biraz dayanıklılıkla ölçülürdü. Acıyı belli etmeyen, yük taşıyan, susan erkek makbuldü. Hasan da yıllarca böyle yaşamıştı. Hafif ilişkilerin, kısa yakınlıkların, yarım tutkuların içinde dolaştı durdu. Her kadında eksik kalan bir parçanın izini aradı.

Sonra Tuna çıktı karşısına.

Tuna’nın bakışlarında, Hasan’ın daha önce pek rastlamadığı bir ciddiyet vardı. Bazı insanlar hayata yalnızca yaşamak için değil, anlamak için bakarlar. Tuna öyleydi. Konuşurken acele etmezdi. Kelimeleri sanki içinden uzun yollar geçerek gelirdi. Hasan onun yanında ilk kez kendi sesini duyduğunu hissetti. Bu duygu hem büyüleyici hem korkutucuydu. Çünkü insan gerçekten görülünce saklanacak yer bulamıyor.

Bir akşam Seyhan kıyısında yürürlerken, nehir boyunca uzanan sarı ışıklar suya vuruyordu. Hava hâlâ sıcaktı. Adana’nın gecesi bile insanın tenine yapışırdı. Tuna’nın saçları rüzgârla yüzüne savrulduğunda Hasan bir an durup ona baktı. O sırada, yıllardır içinde taşıdığı o eksiklik duygusunun hafiflediğini sandı. Fakat insan bazen bir başkasında kendi yarasının yankısını bulur yalnızca; iyileştiğini sanır.

Tuna’nın yanında Hasan daha canlıydı. Daha derin hissediyor, daha çok düşünüyor, hatta daha çok acı çekiyordu. Çünkü gerçek yakınlık insanı hafifletmez her zaman; bazen insanın içindeki bütün karanlığı görünür kılar. Hasan bunu geç fark etti.

Esin’de huzur aramıştı. Tuna’da ise anlam. Ama ne huzur bir insanda bütünüyle bulunabiliyordu ne de anlam. İnsan sevdiği kişilere kendi eksikliğini taşıyor biraz. Sonra onların bunu tamamlamasını bekliyor. Belki bütün aşk hikâyelerinin içinde ince bir hayal kırıklığı bulunmasının sebebi buydu.

Adana o yıllarda değişiyordu. Eski tek katlı evlerin yerinde apartmanlar yükseliyor, çocukluğun geçtiği sokaklar asfalt ve betonla başka bir şeye dönüşüyordu. Akşamları kebap dumanı sıcak havaya karışıyor, insanlar balkonlarda oturup karpuz kesiyordu. Şehir dışarıdan canlı görünüyordu ama içinde derin bir yorgunluk taşıyordu. Hasan bazen kendisini bu şehre benzetirdi: dışarıdan hareketli, içerideyse suskun ve parçalanmış.

Ve bir gece, Tuna’ya yazarken ansızın şunu fark etti: İnsan bazı sevgileri sürdüremez; çünkü o sevginin gerektirdiği kişi olmayı beceremez.

Ah be Hasan…

Bütünüyle unutulmaya kimsenin gücü yetmiyor. İnsan bir hafızada soluk bir hayal olarak kalıyor.

Bütünüyle unutulmaya kimsenin yüreği dayanmıyor.

Ben varım, ben de varım diyememek çok ağır geliyor.

Yıldız vermeyi unutmayın 😉
[Total: 0 Average: 0]
Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.